19.01.2026

Manguel’in Türkiye Yolculuğu: Tanpınar’ın İzinde

Manguel’in Türkiye Yolculuğu: Tanpınar’ın İzinde, okurluk hafızası güçlü bir yazarın Beş Şehir’in izlerini bugünün kentlerinde arayışını takip eden; edebiyatla mekânın, hafızayla zamanın birbirine dolandığı bir keşif denemesi. Belgesel, Manguel’in merakıyla açılan yürüyüş güzergâhlarında hem Tanpınar’a hem şehirlere yaklaşmanın imkânlarını sorgularken, görüntü ile düşünce, yabancılık ile yakınlık, sezgi ile kavramsal derinlik arasındaki salınımlarıyla izleyiciyi metinle birlikte yeniden düşünmeye davet ediyor.

Arjantinli yazar Alberto Manguel’in güçlü okurluk kimliğini Türkiye edebiyatı ve kültürüne duyduğu merakla kesiştiren Manguel’in Türkiye Yolculuğu: Tanpınar’ın İzinde, hem edebi hem mekansal bir keşif olarak kurgulanmış bir belgesel. Manguel, İstanbul’dan başlayarak Erzurum, Konya, Ankara ve Bursa’ya uzanan yürüyüşlerine eşlik eden kişisel okuma deneyimi üzerinden Tanpınar’ın Beş Şehir metnini, mekânın zamansallığı ve mekan-bellek ilişkisi temalarıyla kendi lensinde yeniden üretmeye çalışıyor. Bu anlamda belgesel, izleyiciyi metin üzerinden hem zihinsel hem de mekânsal bir yürüyüş rotasına çıkarma iddiasına sahip.

Kamera zaman zaman Manguel’i özneleştirerek onun mekânla kurduğu duygusal karşılaşmaları öne çıkarıyor; çoğu sahnede kameranın, Manguel’in baktığı yer yerine mekânın onda bıraktığı ifadeyi göstermesi, belgeselin içsel bir okuma atmosferi kurmasını ve duygusal bir ton üretmesini sağlıyor. Kimi noktalarda gösterilenle yetinen doğası nedeniyle tartışmalı bir düşünsel doygunluk yaratıyor olsa da Manguel’in yolculuğunun itici gücü olan merak duygusu ve bilinmeyene iştahı belgesel boyunca hissediliyor.

Belgeselin mekân parçalarını —sokak kıvrımları, kalabalığın ritmi, gündelik yaşamın akışı, zamana direnen yapı yüzeyleri— seçişi ilk bakışta Tanpınar’ın şehir algısıyla uyumlu görünse de bu görüntüler Manguel’in eş zamanlı monologlarıyla her zaman yeterince konuşmuyor. Böyle anlarda iki düzlem —görüntü ve düşünce— bütünleşmek yerine birbirine eklemlenmeden yan yana duruyor. Oysa Tanpınar için şehir, bakılan bir nesne olmaktan çok deneyimlenen bir zaman kesitidir; bu fark belgeselin bazı bölümlerinde belirgin şekilde hissediliyor.

Siyah-beyaz çekimin yarattığı ton farkları, ışık-gölge oyunları ve zaman zaman titrekleşen kamera hareketleri, mekânların duygusal mimarisini görünür kılıyor. Cam yüzeyler, yansımalar ve “an içinde anlar” Tanpınar’ın“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” dizelerine görsel bir karşılık sunuyor. Manguel’in de atıfta bulunduğu “gerçekliğin kayganlığı” ve “illüzyon” meseleleri, bu görsel katmanlarla birlikte güçleniyor. Bu estetik tercihler görsel anlatının duyusal tarafını güçlendirdiği gibi, duygusal ve soyut bir okuma alanı da açıyor.

Belgeselin ses tasarımı, müdahalesizliği ve fon müziğinin domine edici olmayan yapısıyla izleyiciye “şehri duyma ve keşfetme” alanı açıyor. Bu tercih, kentin katmanlarını Manguel’in analojisiyle “okumayı” sürdürmeyi mümkün kılıyor.

Belgeselin mekânlar arası geçişte acele etmeyen, görüntüler arasında salınmaya izin veren durgun yapısı; Manguel’in şehirlerlere yaklaşımındaki okur, gözlemci ve anlatıcı kimliklerinin hızlı ve keskin çıkarımlardan uzak, sorularla ve bakışla yavaşça eşeleyen yapısıyla örtüşür. Ancak bu ağır akış; Manguel’in, Tanpınar’ın metinlerine dair irdeleyici olmaktan ziyade yüzeyde dolaşan izlenimleriyle birleştiğinde yer yer donuklaşan bir noktaya varıyor. Derinliğe açılması gereken anlar yeterince kavramsal bir çerçeve kurmuyor ve okuma çoğunlukla duygulanımsal kalıyor.

Manguel’in Tanpınar’ın Beş Şehir’i üzerinden hem Tanpınar’la hem şehirle kurduğu tanışıklığa dair zihnini araladığı monolog sekansları, anlatının edebi izlek tarafını güçlendirirken resmi kişiliklerle girilen bazı diyalogların motivasyonunun muğlak kalması, anlatının bütünlüğünde kopmalar yaratarak izleyiciyi belgeselin dışına iten bir etki oluşturuyor.

Belgesel, bilinçli bir şekilde Manguel’i Tanpınar’ın rehberine dönüştüren bir dil kullanmaktan kaçınır. Bu tercihle anlatı; Manguel’in, kendisinin de bir “yabancı” sıfatını giyerek bu keşfi nasıl yapacağını sorguladığı “dışarıdan bakan” konumunu öne çıkaran bir çizgiye kayar. Bu yabancı bakış, şehirleri “okuma” biçimlerinin biricikliği üzerinden zenginleştirici bir ihtimal taşırken; Manguel’in bakışı değerli ama mesafeli, belgesel ise bu potansiyeli tam olarak işleyemediği için daha yüzeysel bir gezintiyle sınırlı kalır.

Tanpınar’ın Beş Şehir’ine dair bağlamsal ve teorik bilginin zayıflığı, izleyicide Manguel’in yürüdüğü güzergâha dair ayakları yere basan bir merak uyandırmayı ve anlatının içine almayı yer yer zorlaştırıyor. Mekânların, Manguel’in gözünde yeniden inşası; kameranın şehirlerin gündelik hallerini, yaşam biçimlerini, rutinlerini ve insan–kültür–çevre etkileşimlerini yakalamadaki başarısına rağmen düşünsel olarak temellendirilmemiş bir zemine oturuyor.

Belgeselde, Tanpınar’ın temel meselelerinden olan kayıp duygusu, zaman ve belleğin şehirle kurduğu ilişkiye dair bir duyarlılık yer yer hissediliyor— özellikle boş mekân çekimlerinde, sokak detaylarında, eski ev yüzeylerinde ve tarihi bir sürecin birikmiş duygularını taşıyan yapılarda. Bu anlar Tanpınar’ın izlerini barındırsa da anlatı içinde düşünsel bir çerçeveye yerleşmekte zorlanıyor.

Sahne, Tanpınar’ın izinin kokusunun sindiği ancak tadına tam olarak varılamadığı hissiyatıyla kararıyor. Sonuçta belgesel, Tanpınar’ın dünyasına tam anlamıyla nüfuz edemiyor olsa da metinlere ve mekânlara yeniden dönme, onları kendi duyusal ve duygusal belleğimizle tekrar okuma isteği uyandırmasıyla kültürel mirasın eşiğinde durduğumuz kıymetli bir keşif alanı yaratıyor.