30.01.2026

Gölgeden Çıkan Kamusallık: Kentlerde Katılımın Yeni İmkânları

Krizlerin belirlediği bir dönemde kentler, siyasal meşruiyetin, toplumsal dayanıklılığın ve adalet arayışının yeniden kurulduğu başlıca sahneye dönüşüyor. Savaş Zafer Şahin’in odağa aldığı bu dönüşüm gündelik yaşamın içinden filizlenen yeni katılım pratikleri, dijital dayanışma biçimleri ve çoğulcu kamusal karşılaşmalarla birlikte kentleri temsilin ötesine geçen bir demokratik deneyim alanı haline getiriyor.

Yazan: Savaş Zafer Şahin, Prof. Dr., Tapu Kadastro Yüksek Okulu Bölüm Başkanı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi

Kentler bugün, iç içe geçen ekonomik, toplumsal ve çevresel krizlerin belirlediği bir dönemde, yeniden şekillenen kamusal yaşamın merkezine yerleşmiş durumdadır. Artan eşitsizlikler, kırılganlaşan toplumsal denge, iklim kaynaklı afetler, göç hareketlerinin hızlanması ve mekânsal örgütlenmenin giderek karmaşık hâle gelmesi, kent mekânını yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda siyasal meşruiyetin, toplumsal dayanıklılığın ve adalet arayışının yeniden kurulduğu bir zemin hâline getirmektedir. Bu bağlamda Kent Dergisi’nin bu sayı için önerdiği “tüm mümkünlerin kıyısında” ifadesi, kentlerin hem bir belirsizlik eşiğinde hem de yeni kamusal olanakların doğabileceği bir kavşakta durduğunu düşündürmektedir. Bu yeni mecrayı keşfedebilmenin temel unsuru alışılageldik siyasal eğilimlere yaslanarak liderlik perspektiflerini ya da devletin yapısını sorgulamak değil, sıradan insanın deneyimlerine ve gündelik yaşamın pratiklerine daha yakın olan örnekleri incelemekle mümkün olabilir. 

Bu yeni dönemde demokrasi, temsilin çok ötesine geçen bir yönetişim anlayışını gerekli kılmaktadır. Kentlerde kamusal yaşamın niteliğini belirleyen artık yalnızca seçilmiş yönetsel aktörler değil; sivil inisiyatifler, uzman toplulukları, mahalle düzeyindeki örgütlenmeler, dijital ağlar ve gönüllü dayanışma yapılarıdır. Yani geleneksel anlamda temsil-katılım çelişkisi ya da etkileşimi yerini katılım deneyimlerinin alanının giderek genişlediği ve yaşamın içerisinde kendisine yeni taleplerle alan açtığı bir yeni durum almaktadır. Bu durumun pek çok örneği ilginçtir, demokratik gerileme olarak adlandırılan kötümser siyasi değişimlerin tam da ortasında gerçekleşmektedir. Hiç beklenmedik zamanlarda ve yerlerde en dip nokta olarak adlandırılabilen anlarda, kentler şaşırtıcı örneklerle ortaya çıkabilmektedir. 

Bu örneklerin ortak özelliği, artık tıkanan ve iletişim döngülerine ve halkla ilişkiler diline indirgenmiş bir gündelik siyaset döngüsünün dışında kentlerdeki yaşama dair izler taşımasıdır. Kentliler artık yaşadıkları yerlerde iz bırakmaya çalışmakta, yapısal sorunlara ilişkin çok daha yüksek bir ilgi sergilerken siyasal olanı alternatif olarak görmekten vazgeçmektedir. New York’un yeni belediye başkanı Mamdani gibi figürlerin temsil ettiği bu yeni etik duruş ve eylemlilik hali, yeni bir siyasi alana işaret etmektedir ve bu alan katılımın temsilden daha meşru özelliklere sahip olabileceği bir olasılıklar setine işaret eder. Bu nedenle katılım yalnızca bir siyasal hak değil, adil kent idealinin kurucu öğesi hâline gelmiştir. “Adil kent” kavramı, hizmetlerin eşit erişimini önceleyen bir anlayışın ötesine geçerek; mekânsal dağılımdan toplumsal karşılaşma biçimlerine, bilgiye erişimden müzakere kültürüne kadar geniş bir alanı kapsar. Kentin adil olması hem yönetim süreçlerinde hem de gündelik yaşamda ayrımcılığı azaltan farklı toplumsal kesimlerin sesini duyulur kılan ve ortak üretimi destekleyen bir kamusal düzenin varlığıyla mümkündür.

Bu çerçevede açıklık, şeffaflık, hesap verebilirlik, veri temelli düşünme ve çoğulculuk, yalnızca teknik ilkeler değil, adil kent tahayyülünün temel taşlarıdır. Kentlerde ortaya çıkan her yeni kriz, bu ilkelerin ne kadar yaşamsal olduğunu yeniden hatırlatmaktadır. Son yıllarda artan doğal afetler, özellikle de deprem sonrası ortaya çıkan dijital dayanışma ağları, yurttaşların yalnızca talepte bulunan değil, çözüm üreten aktörler olarak öne çıktığı yeni bir katılım biçiminin habercisidir. Bu tür örnekler, kamusallığın gölgede kalan alanlarının görünür hâle gelebileceğini ve toplumsal kapasitenin kriz anlarında olağanüstü bir yaratıcı enerji üretebildiğini açıkça göstermektedir. Aslında kentlerin sorunları alışılageldik yönetsel çözümlerin tek boyutlu ve nedenselliğe dayalı yordamının çok ötesinde giderek daha çok artan bir karmaşıklığı ifade etmeye başlamışken, adil bir kentte mevcut hizmetleri standartlaştırmak, temsili sınırlandırmak değil, her daim hizmetleri yeniden ele almak ve dönüştürmek, temsili katılımla meşru kılmak önemli hale gelmektedir. 

Bu dönüşümden Türkiye’de en belirgin biçimde etkilenen kurumlardan biri kent konseyleridir. Aslında neredeyse yirmi yıl öncesindeki dünyanın katılım anlayışının bir kalıntısı olan ve dünyadaki katılımcılığa dair olarak sıradan insanın katılımı ve dijital katılım gibi süreçlerin trenini yakalayamamış olan kent konseyleri siyasetin dışında bir nötr alan yaratarak Türkiye için çok önemli bir olanağı var etmiş ve sürdürmüşlerdir. Türkiye’de zaman zaman etkisizleşen zaman zaman siyasal iklimin gölgesinde kalan bu yapılar, özellikle son yıllarda uygun koşullar oluştuğunda güçlü bir müzakere ve karşılaşma alanı yaratabildiklerini göstermiştir. Kent konseyleri, temsil genişliği kadar farklı sivil aktörlerin bir araya gelip ortak sorunları konuşabildiği, güvenin yeniden üretildiği ve toplumsal enerjinin görünür kılındığı bir kamusal zemin sunmaktadır. Burada örneğin Ankara Kent Konseyi’nin genişleyen bileşen yapısı, bu anlamda Türkiye’de istisnai bir örnek teşkil etmektedir. Burada ortaya çıkan deneyim, katılımın yalnızca bir idari süreç değil, bir kültür ve siyaset yapma biçimi olduğunu kanıtlamaktadır.

Kent konseylerinin kısmen ilişkilenebildiği kentlerdeki yeni katılım pratikleriyse artık yüz yüze toplantıların sınırlarını aşmakta; dijital platformlar, açık veri ekosistemleri, kitle bilgelik uygulamaları ve farklı uzmanlık alanlarını bir araya getiren ağlar üzerinden yeni etkileşim modelleri ortaya çıkmaktadır. Bu modeller hem kriz anlarında hem de gündelik kentsel sorunların çözümünde, klasik bürokratik mekanizmaların yetişemediği noktalarda etkili olabilmektedir. Katılımın genişlemesi, kentlerin adalet talebinin de farklı kanallar üzerinden görünür olmasını sağlamaktadır. Adil kent böylece yalnızca mekânsal bir hedef değil, katılımın derinleşmesinden güç alan bir siyasal mecraya dönüşmektedir. Ancak bu mecranın sürekli olarak mevcut siyasal alan tarafından tehdit edildiğini de görmezden gelinemez. 

Bu nedenle “tüm mümkünlerin kıyısı”, kentler açısından bir kırılganlık hâlinden çok yeni bir kamusal tahayyülün sınırına işaret eder. Bu tahayyül, meşruiyet krizlerinin ötesine geçebilen, toplumsal eşitsizlikleri açıkça dile getiren ve farklı kesimlerin kent yaşamına ilişkin söz, yetki ve karar süreçlerine dahil olduğu bir düzene işaret eder. Son yıllarda Ankara, İstanbul ve İzmir’de ortaya çıkan, bir kısmı bilimsel araştırmalara, bir kısmı da katılım deneyimleri, bu düzene doğru atılan adımların somut bazı karşılıklarını üretmiştir. Şeffaflığı önceleyen, ortak aklı güçlendiren ve kent yaşamının farklı bileşenlerini aynı masa etrafında buluşturan bu örnekler, adil kent idealinin yalnızca teorik bir tartışma olmadığını, pratik olarak da mümkün olduğunu göstermektedir.

Bugün Türkiye’de kentler, bir yandan kurumsal zorluklarla sınanmakta; diğer yandan yeni bir demokratik başlangıca olanak veren geniş bir potansiyel barındırmaktadır. Bu potansiyelin görünür hâle gelmesi, gölgede kalmış kamusal alanların güçlendirilmesine, dayanışma pratiklerinin süreklilik kazanmasına ve katılımın araçsal bir teknikten ziyade kalıcı bir yönetim kültürüne dönüşmesine bağlıdır. Kent konseyleri gibi mekanizmaların güçlenmesi, kolektif üretimin desteklenmesi ve toplumun farklı kesimlerinin söz hakkı kazanması, adil kent idealini somutlaştıran adımlar olacaktır.

Sonuç olarak "gölgeden çıkan kamusallık", bugün Türkiye'de kentlerin geleceğine ilişkin yeni bir olanağı tarif etmektedir. Bu olanak, kentin tüm bileşenlerinin karşılıklı güvene dayalı, kapsayıcı ve dönüştürücü bir ilişki kurabildiği ölçüde gerçeğe dönüşecektir. Ancak burada hem toplumsal çıkarların temsili hem kentlerin yönetsel mekaniğinin yeniden tasarlanması, hem hizmetlerin yeniden ve sürekli olarak dönüştürülmesi ve tüm bunların katılımın kazandıüı yeni boyutla ilişkilendirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Adil kent, ancak bu ilişkiler bütününün süreklilik kazanmasıyla mümkün olabilir. Kentlerin geleceği ise tam olarak bu karşılaşmaların niteliğine, genişliğine ve sürekliliğine bağlıdır. 

Bu yazı, Kent dergisinin Ocak-Nisan 2026 tarihli onaltıncı sayısında yayımlanmıştır.

Derginin tamamını MBB Kültür Yayınları sitesinden buraya tıklayarak indirebilirsiniz.