Şehirleri Yeniden Düşünmek: Urban Future'dan Notlar
Yazan: İpek Arısoy*
Şehirleri daha yaşanabilir kılmak için çalışan farklı disiplinlerden aktörleri bir araya getiren ve her yıl farklı bir şekilde düzenlenen Urban Future – The Better Cities Event, 23-27 Mart 2026 tarihleri arasında Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da gerçekleştirildi. Farklı disiplinlerden aktörleri bir araya getiren konferans, katılımcıları yalnızca deneyim paylaşımına değil, birlikte düşünmeye ve tartışmaya açık bir zemine çekiyor.
Şehirlerde dönüşüm çoğunlukla teknik çözümler üzerinden tarif ediliyor. Konferans boyunca öne çıkan tartışmalar ise bu sürecin verinin nasıl anlamlandırıldığı ve insanların sürece nasıl dahil edildiğiyle şekillendiğini gösteriyordu. Katıldığım oturumlar, bu yaklaşımın farklı şehirlerde geliştirilen uygulamalarla somutlaştığını ortaya koydu.
Urban Future’ın kurucu ortaklarından Gerald Babel-Sutter konferans açılışında yaptığı basın toplantısında şehirlerin dönüşümüne daha kolektif bir perspektiften yaklaştı. Konuşmasında, gerçek değişimin cesaret, süreklilik ve birlikte hareket etme kapasitesiyle kurulduğunu vurguladı. Dönüşümün arkasında çoğu zaman görünmeyen ancak süreci ileri taşıyan aktörlere işaret eden Babel-Sutter, şehirlerde ilerlemenin ancak bu aktörlerin birbirleriyle bağlantı kurabildiği ve yalnız olmadıklarını hissettikleri anlarda ivmelendiğini hatırlattı.
Nerede evdeymiş gibi hissediyorsun?
Ev sahibi şehir Ljubljana’nın deneyimi de bu durumu destekleyen bir örnek sundu. Belediye Başkan Yardımcısı Dejan Crnek, kentin bugün sahip olduğu yaşanabilirlik, yaya öncelikli ulaşım ve güçlü yeşil alan politikalarının uzun vadeli bir dönüşümün sonucu olduğunu vurguladı. Son yirmi yılda, hatalardan öğrenerek ve kent sakinleriyle birlikte hareket ederek şekillenen bu sürecin Ljubljana’yı Urban Future için doğal bir buluşma noktası haline getirdiğini ifade etti. Kentte bugün hissedilen yaşam kalitesinin tesadüfi değil, ortak bir vizyon ve süreklilikle kurulan bir yaklaşımın sonucu olduğu vurgusu öne çıkıyordu.
Bu yaklaşım, konferans öncesinde gerçekleştirilen bir enstalasyon çalışmasıyla şehirle kurulan ilişkide de hissediliyordu. Sokak sanatçısı Greg Goya Ljubljana’daki Triple Bridge üzerinde gerçekleştirdiği kamusal yerleştirme, bu ilişkiyi doğrudan deneyimlenebilir hale getirdi.

Etkileşimli işleriyle tanınan Greg, “Nerede evdeymiş gibi hissediyorsun?” sorusu etrafında kurguladığı bu yerleştirmeyle, katılımcıların yanıtlarını bir küre üzerinde bir araya getirdi. Ortaya çıkan bu kolektif üretim, yapıların yanı sıra şehrin onu yaşayan insanların duygularıyla kurulan bir bütün olduğunu görünür kılıyor. Aynı zamanda şehirlerde giderek baskın hale gelen verimlilik ve sürekli hareket odaklı yaşam biçimine karşı, “orada gerçekten bulunma” halini yeniden düşünmeye davet ediyor.
Urban Future’ın öne çıkan yönlerinden biri, şehirleri tek bir başlık altında değil; iletişimden teknolojiye, toplumsal cinsiyetten yönetişime kadar uzanan geniş bir çerçevede ele alması. Program, paralel oturumlar, teknik geziler ve etkileşimli tartışmalarla bu çok katmanlı yapıyı görünür kılıyor.
İklim iletişimi: Veriden hikayeye
“Climate Communication for Cities” oturumu, şehirlerin iklim hedeflerinden çok bu hedeflerin nasıl anlatıldığına odaklanıyordu. Cascais örneğinde paylaşılan 150 yıllık gel-git verileri, deniz seviyesindeki 14 santimetrelik artışı ortaya koyuyor. Ancak bu veri, “26 milyon olimpik yüzme havuzu dolusu su” olarak ifade edildiğinde daha anlaşılır bir anlam kazanıyor.
Buradaki kırılma noktası şu: insanlar veriden ziyade ne anlam ifade ettiğine tepki veriyor. İklim iletişimi bu nedenle bir bilgilendirme sürecinin ötesinde gündelik dile yapılan bir çeviri süreci. Yani soyut olan gündelik hayata çevirebildiği ölçüde etkili. Bu yaklaşım da iletişimi “yumuşak” bir araç olmaktan çıkarıp şehirlerin dönüşüm kapasitesinin doğrudan bir parçası haline getiriyor.
Yapay zeka: Riskten çok araç
“This Changes Everything: AI for Cities” oturumu, yapay zekanın şehirler için ne ifade ettiğini yeniden düşünmeye davet ediyordu. Oturumda yer verilen Berlin örneğinde geliştirilen sistemler, kamuya açık veriye erişimi kolaylaştırarak bürokratik süreçleri hızlandırıyor. Ancak burada asıl mesele hızdan çok, karar alma süreçlerinin nasıl dönüştüğü.
Yapay zeka bu bağlamda bir teknolojiden ziyade bir kapasite meselesi olarak ele alınıyor. Özellikle bütçelerin daraldığı bir dönemde belediyeler için yeni bir hareket alanı açan AI, yeni bir yatırım kaleminden çok mevcut kaynakları daha verimli kullanmanın bir aracı olarak konumlanıyor.
Vatandaş katılımına yönelik uygulamalar ise bu dönüşümü somutlaştırıyor. Kentlilerin fikirlerini anlık olarak görselleştiren araçlar, anlatmak yerine göstermeyi mümkün kıldığı için planlama süreçlerini daha erişilebilir kılarak katılımın doğasını da dönüştürüyor.
Değişim yaratmak: Yerleşik kalıpları sorgulamak
“Annoying Politicians” oturumu, şehirlerde değişimin çoğu zaman kurallara uymaktan çok onları zorlayarak mümkün olduğunu hatırlatıyordu. Aktivistlerin ve yerel inisiyatiflerin, bürokratik süreçleri esneterek -kimi zaman da doğrudan karşı çıkarak- nasıl dönüşüm yaratabildiğine dair örnekler paylaşıldı. Street Plans kurucu ortağı Mike Lydon ve Celje Belediye Başkanı Matija Kovač gibi farklı pozisyonlardan gelen konuşmacılar, bu gerilimin hem sahadaki hem de kurumsal boyutunu görünür kılıyordu.
Pozitif bir kampanya dili kurmak, tartışmayı kişiselleştirmemek, talepleri veriyle desteklemek ve bürokratik karmaşa içinde odağı kaybetmemek bu sürecin temel adımları arasında yer alıyor. Oturumun formatı da bu içeriği destekleyecek şekilde kurgulanmıştı. Klasik bir panel akışından ziyade konuşmacıların doğrudan deneyimlerini ve “işe yarayan” taktikleri paylaştığı, daha hızlı ve etkileşimli bir anlatım tercih edilmişti. Bu yapı sayesinde anlatılan müdahalelerin yalnızca ilham verici olması gibi soyut bir bağlamda kalmasını önleyerek aynı zamanda uygulanabilir olduğunu da gösteriyordu. Oturum bu yaklaşımı yalnızca bir tavır olarak değil, stratejik bir yöntem olarak ele alıyordu. “Rahatsız edici” olmak veri temelli argümanlar, mizah ve güçlü bir iletişim diliyle birleştiğinde karar alma süreçlerini etkileyen bilinçli bir savunuculuk aracına dönüşüyor. Kurumların kendi stratejilerini onlara karşı kullanmak ise bu durumun en etkili örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Paylaşılan deneyimler, bu müdahalelerin rastlantıdan çok belirli bir stratejiye dayandığını da gösteriyordu: pozitif bir kampanya dili kurmak, tartışmayı kişiselleştirmemek, talepleri veriyle desteklemek ve bürokratik karmaşa içinde odağı kaybetmemek bu sürecin temel adımları arasında yer alıyor.
Pilot projeler ise bu stratejinin en kritik araçlarından biri. Geçici müdahaleler, yeni bir düzenin doğrudan deneyimlenmesini sağlıyor; böylece değişime yönelik direnç azalırken toplumsal kabul hız kazanıyor.
Sahadan öğrenmek: Metrobüs deneyimi
Marmara Belediyeler Birliği Genel Sekreteri M. Cemil Arslan’ın katıldığı “A Bus Load of Problems and Lessons” başlıklı oturumu, şehirlerde ulaşım sistemlerinin yalnızca teknik birer altyapı projesi olmadığını ortaya koyuyordu. İstanbul’daki metrobüs deneyimi üzerinden aktarılan süreç, planlama ile uygulama arasındaki boşluklara, sahada karşılaşılan öngörülemeyen durumlara ve bu süreçte edinilen pratik bilgilere odaklandı. Yüksek kapasiteli bir sistemin gerçek koşullarda nasıl evrildiğini gösteren bu anlatı şehirlerin çoğu zaman planlandığı gibi değil, uygulama sırasında alınan kararlar ve yapılan uyarlamalarla şekillendiğini hatırlatıyor. Bu süreçte ortaya çıkan sorunlar yalnızca teknik değil; yönetişim, koordinasyon ve farklı aktörler arasında denge kurma meselesi olarak da belirginleşiyor.
Oturumun etkileşimli yapısı ise bu deneyimi tek yönlü bir sunumun ötesine taşıyarak katılımcıların kendi şehirlerine dair çıkarımlar üretebildiği ortak bir tartışma alanı oluşturdu. Bu yönüyle oturum, Urban Future boyunca öne çıkan “deneyim paylaşımı üzerinden öğrenme” yaklaşımının güçlü bir örneğini sunuyordu.
Kadınlar şehirleri nasıl değiştiriyor?
“Women Changing Cities” oturumu, şehirlerin düşünüldüğü kadar nötr olmadığını ele alıyordu. Kentler çoğu zaman “varsayılan kullanıcı” olarak kabul edilen dar bir profil üzerinden şekilleniyor bu da kadınlar, bakım verenler ve farklı ihtiyaçlara sahip gruplar için görünmez engeller yaratıyor.
Bu eşitsizlik, mekanın kendisinden çok onu deneyimleme biçiminde ortaya çıkıyor. Kadınların şehir içindeki hareketi sürekli bir güvenlik hesabı ile ilerliyor: hangi sokaktan yürüneceği, hangi durakta inileceği, eve dönüş saatinin nasıl planlanacağı… Gündelik hayat, arka planda işleyen bu zihinsel yükle birlikte akıyor.
Aydınlatma, toplu taşıma erişilebilirliği ya da kamusal alan kullanımı gibi kararlar, şehirde kimin ne kadar rahat hareket edebileceğini doğrudan etkiliyor. Gözden kaçan bu detaylar aslında kentsel deneyimin sınırlarını belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.
Oturumda ayrıca bu durumun tekil örneklerle sınırlı olmadığı, daha geniş bir sistemin parçası olduğu vurgulandı. Bakım emeği, zincirleme yolculuklar ve zaman yoksulluğu gibi dinamikler, mevcut kentsel kurgu içinde kadınların hareket alanını daha da daraltıyor.
Bu bakış açısı, kapsayıcılığı planlamanın merkezine taşıyor. Şehri dönüştürmek, böylece yalnızca mekana müdahale etmekten ibaret kalmıyor; farklı deneyimleri tanıyan ve kentsel yaşamı yeniden tarif eden bir sürece dönüşüyor.
Başarısızlıktan öğrenmek
Bu oturum şehirlerde dönüşümün yalnızca başarı hikayeleri üzerinden okunamayacağını hatırlatıyordu. Başarısızlık burada bir sapma değil, sürecin ayrılmaz bir parçası olarak ele alındı. Oturumun moderasyonunu üstlenen Dejan Stojanovic, başarısızlığı görünür kılmanın ve paylaşmanın kolektif öğrenme için kritik olduğunu vurgulayan bir çerçeve sundu.
Anton Nikitin’in anlattığı bisiklet projesi hikayesi, teknik doğruluk ile toplumsal kabul arasındaki mesafeyi çarpıcı biçimde ortaya koyuyordu. Nikitin, projeyi tasarlarken her şeyi “kitabına göre” yaptıklarını yani tüm teknik standartlara ve düzenlemelere eksiksiz uyduklarını belirtiyor. Buna rağmen hayata geçirilen bisiklet altyapısı kentte ciddi bir tepkiyle karşılaşıyor. Yol düzenlemeleri sürücüler ve hatta itfaiye gibi bazı acil durum hizmetleri tarafından “kaos” olarak karşılık buluyor. Bu deneyim paylaşımıyla birlikte başarısızlığın mühendislik hatalarından değil eksik paydaş analizi, göz ardı edilen gündelik alışkanlıklardan kaynaklanabildiğini açıkça gösteriyor. Ayrıca yalnızca “bilgilendirme” ile yapılan süreçlerin yeterli olmadığı, kullanıcıların sürece dahil edilmediği durumlarda en doğru projelerin bile dirençle karşılaşabildiği vurgulanıyor.

Honorata Grzesikowska ise başarısızlığı daha derin ve yapısal bir yerden ele aldı. Tasarımın “nötr” olduğu varsayımını sorgularken şehirlerin aslında fark edilmeden belirli bir kullanıcıya -yaklaşık 1.80 boyunda, sağlıklı bir “ortalama erkek” profilinegöre kurgulandığını vurguladı. Bu durum da ölçülerden güvenlik standartlarına kadar pek çok kararın belirli bir bedeni ve deneyimi merkeze almasına neden oluyor. Paylaştığı bir okul bahçesi araştırmasında, erkek çocukların alanın merkezini ve büyük kısmını kapladığı, kız çocuklarının ise kenarlara çekildiği hareket haritalarıyla ortaya konuyor. Bu örnek bazı başarısızlıkların tasarım sürecinde yapılan tekil hataların yanı sıra uzun süre sorgulanmadan kabul edilen tasarım kabullerinden ve sistemik önyargılardan beslendiğini açıkça gösteriyor.
Krista Kampus’un paylaştığı deneyim ise organizasyonel başarısızlığın daha az görünür ama kritik bir boyutuna işaret ediyordu. “Sürdürülebilirlik yönetişimi” başlığıyla geliştirilen proje, dışarıdan güçlü ve etkileyici bir vizyon sunsa da kurum içinde aynı karşılığı bulamıyor; hatta belediye yönetimi dahil olmak üzere birçok aktör bu kavramın ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamıyor. Süreç ilerledikçe hedefler arasındaki uyumsuzluk da belirginleşiyor: irade tarafından bir ofis gibi somut çıktılar talep edilirken proje ekibi departmanlar arası iş birliğine dayalı daha sistemik bir dönüşüm hedefliyor. Bu kopukluk da organizasyonun bu ölçekte bir vizyonu taşıyacak hazırbulunuşluğa sahip olmamasına işaret ediyor. Oturum sonunda yüzümüzde bir gülümsemeyle başarısızlığı saklanması gereken bir zayıflık olmaktan çıkarıp bir öğrenme aracına dönüştüğünü hissediyoruz. Çünkü paylaşılmayan her hata sistemin kendini tekrar etmesine neden oluyor. Oturumun en güçlü vurgusu şuydu: mesele hatasız olmak değil; hataların ürettiği veriyi bilgiye dönüştürebilmek.
Akılda kalanlar
Urban Future boyunca öne çıkan tartışmalar, şehirleri dönüştürmenin yalnızca teknik çözümler üretmekle ilgili olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Verinin nasıl anlatıldığı, teknolojinin nasıl konumlandığı, çatışmanın nasıl kurulduğu ve kimin deneyiminin merkeze alındığı en az altyapı yatırımları kadar belirleyici hale geliyor.
Farklı oturumlarda tekrar eden bir ortak nokta vardı: şehirler yalnızca kurulmuş birkaç sistemler bütününden çok daha fazlası, aynı zamanda anlama ve üretme alanları. Bu nedenle dönüşüm, çoğu zaman yeni projeler geliştirmekten çok mevcut gerçekliği farklı biçimlerde görünür kılmakla başlıyor. Bir sayıyı hikayeye dönüştürmek, bir planı deneyimlenebilir hale getirmek ya da bir hatayı paylaşmak, değişimin önünü açan eşikler arasında yer alıyor.
Urban Future, bu tartışmaların konferans salonlarının ötesine taşınmadığı sürece eksik kalacağını hatırlatıyor. Bir sonraki edisyonun İstanbul’da düzenlenecek olması ise bu fikirlerin yerel ölçekte nasıl karşılık bulacağına dair somut bir zemin sunuyor.
Etkinlikten aklımda kalan bir söz: "Değişim korkutucudur, dünya öngörülemezdir ama yine de denemeye değer."
*MBB Kurumsal İletişim Uzmanı
Bu yazı, Kent dergisinin Mayıs-Ağustos 2026 tarihli onyedinci sayısında yayımlanmıştır.
Derginin tamamını MBB Kültür Yayınları sitesinden buraya tıklayarak indirebilirsiniz.