28.08.2026

Nehirleri Gün Yüzüne Çıkarmak: İklim Uyumunun Gizli Hazinesi

Sanayi sonrası kentleşme, binalara, yollara ve kamusal alanlara yer açmak adına su yollarını görünmez hale getirdi; akarsular toprağın altına alındı. Oysa su, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletme kapasitesi yüksek bir bileşen. Bu nedenle bugün birçok şehir, üstü kapatılmış su yollarını yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Maliyeti yüksek olsa da sağladığı ekolojik ve mekansal faydalar bu yatırımı fazlasıyla karşılıyor.

Yazan: Citychangers.org

2024 sonbaharında Valensiya sokaklarında üst üste yığılmış araçları gösteren görüntüler, uluslararası basında yankı buldu. Bu sahneler, iklim değişikliğinin Batı Avrupa üzerindeki etkisinin artık göz ardı edilemez bir noktaya ulaştığını ortaya koyuyordu.

Bölgede can kaybı 200’ü aşarken temizlik çalışmalarının sigorta sektörüne maliyetinin 3,8 milyar ABD dolarını geçmesi bekleniyor. Sel, doğası gereği görsel etkisi yüksek bir afet; hem yükselirken hem de çekildikten sonra geride bıraktıklarıyla kendini doğrudan gösteriyor. Bu görüntüler, her yıl aşırı sıcaklıklar nedeniyle hayatını kaybeden on binlerce Avrupalının görünmeyen kaybına kıyasla daha kolay kavranan ve daha güçlü bir etki yaratıyor. Valensiya’daki yıkımın önemli bir bölümü, tahliye uyarılarının gecikmesine yol açan yetersiz erken uyarı sistemlerine bağlanıyor. Erken bir müdahale bazı hayatları kurtarabilirdi; ancak felaketin ölçeğini tek başına değiştirmesi mümkün değildi. Nitekim birçok uzmana göre sorunun kaynağı yalnızca yağışın şiddeti değil; yıllar içinde işlevsiz hale gelen koruma altyapıları. Bir zamanlar suyu yönlendiren bentlerin kaldırılması, bölgenin suyla baş etme kapasitesini zayıflatarak yıkımın etkisini artırdı.

Bugün bu tablo, Avrupa kentleri için açık bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: İklim krizine karşı yalnızca müdahale kapasitesini değil, kentin suyla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmek mümkün mü?

Tüm Bu Su Nereye Gidecek?

1957’de yaşanan büyük selin ardından inşa edilen bu bentler, bugünkü tabloya bakıldığında ironik bir anlam da taşıyor. Aynı felaket, nehrin kent merkezinden geçen akışının daha uzağa yönlendirilmesine yol açmıştı. Başlangıçta bu alanın otoyola dönüştürülmesi önerildi. Ancak kamu yararı gözetilerek bu fikirden vazgeçildi ve alan Turia Bahçeleri’ne dönüştürüldü. Kentin tarihi merkezinden geçen yaklaşık 9 kilometrelik bu park, 1980’lerin başından bu yana yalnızca bir turistik çekim noktası değil. Aynı zamanda kentliler için gündelik yaşamın parçası olan, etkinliklere ev sahipliği yapan ve nefes alınabilen bir kamusal alan.

Kesin olarak söylemesi zor olsa da eski nehir yatağının kent içinde korunmuş olması, yağmur sularının bir kısmı için geçici bir havza işlevi gördüğünden selin etkisini hafifletti. Benzer bir yaklaşım Rotterdam’daki Benthemplein Meydanı’nda da uygulanıyor: Şiddetli yağış burada kontrollü biçimde yönlendirilerek depolanıyor ve zaman içinde boşaltılıyor.

Turia Parkı da benzer şekilde, normalde binaları ve altyapıyı daha fazla zorlayacak sağanakların bir bölümünü emdi. Ancak kanalın zamanla tortuyla dolması, bu doğal tamponun seli hafifletme kapasitesini sınırlayan bir faktör olarak öne çıkıyor.

Su: Gizli Bir Düşman

Böylesi afetler, kentsel çevrede doğanın rolünü yeniden hatırlatıyor. Doğa kimi zaman yaratıcı, kimi zaman yıkıcı, kimi zaman da koruyucu bir güç olarak karşımıza çıkıyor; özellikle de su söz konusu olduğunda.

Bugün asfalt sokaklarda yürürken çoğu zaman fark etmiyoruz ancak bastığımız zeminin altında bir zamanlar dereler, çaylar ve nehirler akıyordu. Bu su yolları, toprağın suyunu taşıyan ve boşaltan bir damarlar ağıydı; literatürde “mavi kuşak” (bluebelt) olarak anılıyor.

Sanayi Devrimi’yle birlikte yük taşımacılığı kanallardan demiryoluna kayınca, su yolları—hem doğal hem de insan yapımı olanlar—ekonomik değerini yitirmiş, hatta kentsel alan açısından bir “yük” olarak görülmeye başlanmıştı. Buna hızla artan nüfus, üretim baskısı ve yetersiz kanalizasyon altyapısı da eklenince kentler, kirliliği ve hastalığı görünmez kılmak için su yollarını örtmeyi tercih etti.

Oysa doğal mavi kuşak korunabildiğinde, yağmur suyunu yönlendirerek riskleri azaltan bir sistem gibi çalışır. Günümüzde giderek daha sık karşılaşıldığı üzere, suya kent dışına çıkabileceği bir alan tanınmadığında, bulunduğu yerde birikir ve yıkıcı etkilere yol açar.

Tam da bu nedenle son yıllarda şehir planlamasında “nehirleri gün yüzüne çıkarma” (daylighting) yaklaşımı öne çıkıyor.

Kentsel Nehirleri Yeniden Canlandırmak: Örnekler ve Faydalar

İklim değişikliğiyle mücadelede öne çıkan doğa temelli çözümlerden biri olan “nehirleri gün yüzüne çıkarma” (daylighting), suyu yeniden görünür kılmayı hedefler. Üstü kapatılmış kentsel su yollarının açığa çıkarılmasıyla bu alanlar yalnızca izlenebilir değil; aynı zamanda kullanılabilir ve yerel yaban hayatı için yaşanabilir mekanlara dönüşür.

Kanalların üzerinin açılması, boru hatlarının kaldırılması ve akışı katı biçimde yönlendiren bentlerin sökülmesi, suyun daha doğal bir döngü içinde hareket etmesini sağlar. Bunun bir dizi ekolojik ve mekansal karşılığı mevcut. Öncelikle suyun akış hızı düşer; bu da çevresindeki yeşil dokunun yeniden oluşmasına zemin hazırlar. Yeşil koridorlarla desteklenen bu akış, biyolojik çeşitliliği teşvik ederken aynı zamanda bir sünger gibi çalışır: Su geçerken bitkiler tarafından emilir, toprağa karışır ve sistem içinde tutulur.

Bu yaklaşım, dar ve kapalı boru sistemlerinde sıkça karşılaşılan tıkanma ve yukarı havzada birikme sorunlarına kıyasla taşkın riskini azaltırken kapasiteyi de artırabilir. Açık su yatakları, belirli bir eşik seviyeye kadar suyun yükselip alçalmasına izin verir. Bu esneklik, suyun taşkın seviyesine ulaşmasından önce kritik bir zaman aralığı yaratarak risk yönetimine katkı sağlar.

Daylighting Uygulamada

Bir zamanlar kapatılmış su yollarını yeniden açığa çıkarmak, çoğu zaman göletler ve su tutma havuzlarıyla birlikte ele alınıyor. Zürih’te 1980’lerin sonundan bu yana uygulanan daylighting programı kapsamında 21 kilometreden fazla dar su kanalı yeniden gün yüzüne çıkarıldı. Bu müdahalelerin, kanalizasyon sistemleri üzerindeki yükü azalttığı ve su arıtma maliyetlerini düşürdüğü görülüyor.

Benzer bir ihtiyaç, Sheffield’da farklı bir bağlamda ortaya çıkıyor. Kentteki eski beton altyapı hem güvenlik riski oluşturuyor hem de sel tehlikesini artırıyor. Sheffield Waterways Strategy Group Başkanı Simon Ogden’e göre, yaşlanan menfezlerin bakımı hem zor hem de maliyetli. Nitekim 2016’da bu yapılardan biri çöktü ve beraberinde bir otoparkın bir bölümünü de sürükledi.

Bu çöküş, River Sheaf’in yeniden gün ışığına çıkarılması için bir fırsata dönüştürüldü; alan kamusal kullanıma açık bir parkla bütünleştirildi. Oysa potansiyel bununla sınırlı değil. Nehir, hala kentin ana tren istasyonunun altında akmaya devam ediyor. Bu nedenle geliştirilen önerilerden biri, perondan açılacak bir ışık boşluğuyla nehrin yeniden görünür kılınması.

Trenton’da ise Assunpink Creek’in yeniden ortaya çıkarılmasıyla Assunpink Greenway Park’ın hayata geçirilmesi hedefleniyor. COVID-19 salgını nedeniyle gecikmiş olsa da proje eski bir sanayi alanını dönüştürmeyi amaçlıyor. United States Environmental Protection Agency bu süreci, “şehir merkezindeki sorunlu bir alanı iyileştirme” fırsatı olarak tanımlıyor.

Kentsel merkezlerde doğanın yeniden görünür olması, daylighting yaklaşımının en güçlü yanlarından biri. Her zaman yeşil alanlarla birlikte uygulanmasa da, mavi-yeşil altyapının bir arada kurgulandığı durumlarda bu etki daha da belirginleşiyor. Çünkü bu tür mekanlar yalnızca işlevsel değil; aynı zamanda insanda doğayla kurduğu bağı da harekete geçiriyor; görünüşüyle, kokusuyla, dokusuyla.

Bu dönüşümün fiziksel sağlık açısından da karşılığı var. Bitki örtüsü ve su, doğal arıtıcı özellikleri sayesinde hava kalitesini iyileştiriyor; kirli atmosferin etkilerini hafifletmeye katkı sağlıyor. American Rivers tarafından yayımlanan bir çalışmada da derelerin doğal olmayan besin kirliliğini azaltmada ve bunun sucul yaşam üzerindeki etkilerini hafifletmede önemli bir rol oynadığı vurgulanıyor. Öte yandan açık su yüzeylerinden gerçekleşen buharlaşma, çevreyi serinleterek kentsel ısı adası etkisinin azaltılmasına yardımcı oluyor.

Seul ve Daylighting Projesi

Güney Kore’de bu yaklaşımın sunduğu olanakları erken fark edenlerden biri de Seul oldu. Kentin merkezinden geçen Cheonggyecheon Deresi, bugün daylighting’in en güçlü örneklerinden biri olarak anılıyor.

Yaklaşık 11 kilometre uzunluğundaki bu dere, bir dönem kentin üzerinde baskı yaratan bir otoyolun yerini aldı. Yenileme sürecinde yer alan Soo Hong Noh’un aktardığına göre, proje öncesinde trafik çoğu zaman durma noktasına geliyor ve alan motor gürültüsünün hakim olduğu sıkışık bir koridora dönüşüyordu.

Yonsei Üniversitesi’nden olan ve yeniden geliştirme sürecine katkı sunan Noh, CityChangers’a verdiği demeçte, daha büyük Hangang Nehri’nin bir kolu olan bu derenin, kentin hızla büyüdüğü 1932– 1972 yılları arasında kademeli olarak üzerinin kapatıldığını anlatıyor. Zamanla üzerine eklenen kanalizasyon hatlarıyla birlikte dere, o dönemde kirli ve kötü kokulu bir alan olarak anılır hale gelmişti.

Seul’ün Büyük Daylighting Projesinin Etkileri

2003 yılında kaldırılan yükseltilmiş yolun yerinde yeniden akmaya başlayan Cheonggyecheon Deresi her gün 60 binden fazla ziyaretçiyi ağırlıyor. Soo Hong Noh’a göre bu durum, dere boyunca faaliyet gösteren yaklaşık 60 bin işletme ve dolaylı olarak 200 binden fazla kişiye istihdam sağl

ayan yerel ekonomi için önemli bir canlılık yaratıyor. Üstelik bu kazanım yalnızca ekonomik değil. Yapay bir kanal içinde, büyük ölçüde beton zemin üzerinde akmasına rağmen dere, 200 yılda bir gerçekleşmesi beklenen büyüklükteki bir seli dahi karşılayabilecek kapasiteye sahip. Biyoçeşitlilikte kaydedilen %639’luk artış ise dönüşümün ekolojik boyutunu açıkça ortaya koyuyor.

Noh’un paylaştığı veriler, kamusal yaşam üzerindeki etkileri de görünür kılıyor: Restorasyonun ardından yaya hareketliliği %76 artarken araç trafiği %45 azalmış durumda. Toplu taşıma kullanımında da artış gözleniyor; otobüs kullanımında % 15,1, metroda ise %3,3 oranında yükseliş kaydedilmiş. Aynı dönemde hava kirliliğinde yaklaşık %10’luk bir düşüş yaşanmış.

Daylighting’in Bedeli ve Kazanımları

1950’lerde kentliler, Valensiya’nın eski nehir yatağının bir otoyola dönüştürülmesine karşı kitlesel protestolar düzenlemişti. Yarım yüzyıl sonra ise bu kez Seul’de, Cheonggyecheon Deresi projesinin temel atma töreni benzer bir kalabalıkla kutlandı. Bu iki örnek, farklı dönemlerde aynı talebin altını çiziyor: Kentliler, su yollarının yeniden kamusal yaşama katılmasını istiyor; bu yönde karar alınması için güçlü bir kamuoyu oluşuyor.

Dönüşümün elbette ciddi bir maliyeti var. Kent merkezlerindeki yüksek değerli araziler satışa çıkarıldığında belediyeler için önemli bir gelir kaynağı oluşturabilirken daylighting projelerinde süreç tersine işliyor. Nehrin geçtiği hat üzerindeki yapıların kaldırılması, kamulaştırma süreçleri ve altyapı müdahaleleri önemli bir yatırım gerektiriyor.

Buna karşın, bu tür yatırımların karşılığı alınabiliyor; üstelik yalnızca ekolojik kazanımlar, kamusal sağlık ve yaşam kalitesi üzerinden değil; uzun vadeli ekonomik değer üretimi açısından da.

Tüm bunların ötesinde, daylighting projelerinin dolaylı etkileri de önemli. Bu tür müdahaleler, şehirlerin iklim krizine karşı geliştirmekle yükümlü olduğu uyum politikalarına katkı sunuyor. Dahası, gelecekteki taşkın risklerini azaltma potansiyeli göz önüne alındığında, başlangıç maliyetleri birkaç temizlik operasyonunun toplamından daha düşük kalabilir. En önemlisi ise, olası can kayıplarını önleme kapasitesiyle, bu yatırımların değeri yalnızca ekonomik ölçütlerle sınırlı değil.

Bu yazı, Kent dergisinin Mayıs-Ağustos 2026 tarihli onyedinci sayısında yayımlanmıştır.

Derginin tamamını MBB Kültür Yayınları sitesinden buraya tıklayarak indirebilirsiniz.