Türkiye’nin COP31 Ev Sahipliği: Küresel İklim Diplomasisinden Türkiye’nin İklim Politikasına - İklim Değişikliği Başkanı Prof. Dr. Halil Hasar ile söyleşi
Söyleşiyi Gerçekleştiren: Prof. Dr. Osman Balaban*
Prof. Dr. Osman Balaban: Başkanım tekrar çok teşekkür ediyorum, vakit ayırdınız. İlk olarak Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmasının arkasındaki nedenleri biraz konuşalım. Biraz çekişmeli bir süreç oldu: Avustralya çok ısrarlıydı, biz de ısrarlıydık, sonuna kadar iki taraf da bu ev sahipliğinin aslında peşine düştü. Sonunda da onların müzakere tarafını yürüteceği, bizim ise ev sahibi ve COP başkanı olduğumuz bir model ortaya çıktı. Biz de artık nihayet bir taraflar toplantısına yani COP’a ev sahipliği yapma fırsatını yakalamış olduk. Burada konuşmak istediğim ilk şey; Türkiye'nin niye ev sahipliği yapmak istediğidir. COP31’e ev sahipliği yapmaktan beklentilerimiz nedir? COP’a ev sahipliğini niye önemsediğimiz konusunda değerlendirmenizi alabilir miyiz?
Prof. Dr. Halil Hasar: İşin doğrusu, taraflar toplantılarında (COP’lar) alınan kararlar bundan sonraki süreçlerde büyük önem taşıyor. COP başkanlıklarının ve ev sahibi ülkelerin, bu kararlar aracılığıyla özel sektörden uluslararası finansal kuruluşlarına kadar tüm aktörlere güçlü sinyaller vermeleri mümkün oluyor. 2050 yılına kadar olan süreçte, iklim alanındaki dönüşümü belirleyecek unsurların başında da COP’larda alınan kararlar geliyor. Sonuç itibariyle bunlar, yalnızca çeşitli kararların alındığı değil, aynı zamanda önümüzdeki dönemde izlenecek yol haritalarını da şekillendiren kararlar. Bu nedenle bazı ülkeler bu sürece çok hayati önem atfediyor. Tabii biz fosil yakıt üreten veya ekonomisi buna dayalı bir ülke değiliz. Ancak özellikle bu nitelikteki ülkeler açısından bu konu gerçekten hayati bir konu.
OB: Ülkelerin iktisadi politikalarının gelişimi açısından bile kritik COP’larda alınan bazı kararlar.
HH: Tabii, bu çok kritik bir konu. Bu nedenle söz konusu ülkelerin COP süreçlerine ve müzakerelerine katılımları çok daha farklı ve üst düzeyde gerçekleşiyor. Müzakerelerde, karar alma aşamalarında kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutuyorlar. Peki durum böyleyken bunu neden yapıyorlar? Eğer alınan kararların hukuki anlamda bağlayıcılığı yoksa, bu süreçlere neden bu kadar önem veriyorlar? Sebebi şu: Paris Anlaşması’na taraf olmuş ve imza atmış bütün ülkeler, kendi imkanları dahilinde iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sunacaklarına ilişkin taahhütte bulunmuş durumdalar. Ülkeler bu taahhütlerini, ulusal katkı beyanları (NDC), iki yıllık şeffaflık raporları ve diğer izleme mekanizmaları aracılığıyla ortaya koyuyor ve ilerlemelerini bu belgeler üzerinden takip edip raporluyorlar.
Bunların yapılmasının mutlaka bir amacı ve bir sonucu olmalı. 2050 yılına kadar 1,5 °C hedefi için yeterli mücadeleyi ortaya koymayan ülkeler, ilerleyen yıllarda çeşitli düzenlemeler ve yaptırımlarla karşı karşıya kalabilir. Bir ihtimal olarak söylüyorum. Meselenin can alıcı noktası da budur. Değerlendirmeler ülke bazlı yapılmaktadır. Peki, Türkiye bu tablonun neresinde? Türkiye’nin bugüne kadarki göstergeleri, iklim değişikliğiyle mücadeleye olumlu yönde katkı sunduğunu gösteriyor. Bu katkıların daha da iyileşmekte olduğu da görülüyor. Elbette bu, bugün itibariyle her şeyi bir kenara bırakalım, bütün enerji sistemimizi ve altyapımızı hızlı bir şekilde tamamen değiştireceğimiz anlamına gelmiyor. Zaten hiçbir ülkenin baz enerji yükünü bu şekilde kısa sürede dönüştürmesi mümkün değildir. Ülkelerden beklenen, ulusal katkı beyanında taahhüt ettikleri hedefler doğrultusunda mücadelelerini sürdürmeleri ve bu çerçevede somut bir katkı ortaya koymalarıdır.
Peki Türkiye bu COP’a neden ev sahipliği yapmak istiyor? Neden istedi COP’u bu kadar? Türkiye, 2022 yılında Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenen COP27 sırasında, COP 31’e ev sahipliği adaylığını ilan etti. Bu adaylıkla birlikte Türkiye, bundan sonraki dönemde özellikle kendi bölgesinde küresel iklim eylemi ve iklim müzakerelerinde daha etkin ve söz sahibi bir ülke olmayı hedeflediğini ortaya koydu. Bu süreçte, COP müzakerelerinde deneyimli ve güçlü bir müzakere ekibi oluşturdu. Türkiye, COP’larda bir grubu olmayan ülke ve herhangi bir müzakere grubuna dahil olmamasına rağmen, COP süreçlerinde sesini duyurmaya ve etkisini artırmaya çalışan bir ülke konumunda. Hal böyleyken ve COP başkanlığına aday olmuşsanız ve bir müzakere sürecine girmişseniz, bunu destekleyecek somut adımlar atmanız ve gerçekçi beyanlar ortaya koymanız da gerekiyor.
Tekrar COP’a dönecek olursak; müzakerelerde küresel kuzey ve küresel güney olarak adlandırdığımız iki ana blok var. Bugün bu ikisi birçok konuda farklı pozisyonlar benimsiyor ve ortak bir noktada buluşmaları çoğu zaman kolay olmuyor. Dolayısıyla COP müzakereleri uzlaşının zor sağlandığı oldukça parçalı bir yapıya sahip. Türkiye’nin herhangi bir müzakere grubuna dahil olmaması ise önemli bir avantaj sağlıyor. Türkiye, bazı konularda küresel güneyin bazı konularda ise küresel kuzeyin yaklaşımlarını anlayabilen ve her iki tarafla da yapıcı diyalog kurabilen bir konumda. Türkiye’nin COP’u istemesinin temel nedenlerinden birisi de bu. Türkiye, her iki tarafın durumunu anlayabilen, her iki tarafla aynı masaya oturup tüm ülkelerle istişare yürütebilen ve farklı pozisyonlar arasında köprü kurabilen bir ülke olma iddiasına da sahip. Bu durum, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısıyla da yakından ilgili. Türkiye, bir taraftan gelişmekte olan ülkeler gibi hızla büyüyen bir sanayi sektörüne sahipken diğer taraftan da temiz enerji alanına hızlı geçiş yapmaya ve yenilenebilir enerji alanındaki yatırımlarını artırmaya çalışan bir ülke. Bu özellikleriyle Türkiye, özellikle adil geçiş konusunda da çok ciddi deneyimi olan bir ülke. Bunlardan dolayı COP’a ev sahipliği yapmak istedik.
Tüm bu konular birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin barış diplomasisindeki deneyimi ve yeteneği, farklı taraftarı güven içerisinde bir araya getirebilme kapasitesi ve iklim diplomasisinde üstlenebileceği rol, COP’a ev sahipliği açısından önemli avantajlar sunuyor. Türkiye, Suudi Arabistan, Rusya, Avustralya gibi pek çok ülkeyle yapıcı ilişkiler kurabilen ve farklı aktörlerin güvenini kazanabilen bir ülke olma özelliğini taşıyor. İlgili tüm ülkelere ve aktörlere güven veren yapımız nedeniyle de bu ev sahipliğini üstlenmek istedik.
Türkiye’nin iklim eyleminde daha güçlü bir sesle yer alması ve bu mücadeleye önemli bir katkı sunması amacıyla önemli adımlar atıldı. Bunlardan birisi İklim Kanunu oldu, artık bir İklim Kanunumuz var. Ancak bu süreçte kamuoyunda ciddi düzeyde dezenformasyonla da karşılaşıldı.
OB: Evet o süreçte çok ilgisiz şeyler söylendi. Kamuoyu yanıltılmaya ve manipüle edilmeye çalışıldı. Tüm bunları hem şaşkınlıkla hem de üzüntüyle izledik.
HH: COP’un getireceği en önemli faydalardan birisi de toplumsal bilgilendirme, doğru bilgilendirme olacak. Bizim de bu bir yıllık süreçte kapasitemiz ciddi düzeyde arttı. Hem bizim kurumsal kapasitemiz hem diğer kurumların kapasitesi hem de vatandaşlarımızın sürece olan ilgisi COP yaklaştıkça daha da arttı. Bunların hepsi aslında bir bütün ve sürece bütün olarak baktığınızda; COP’un Türkiye’de yapılmasının hem bizim ulusal çıkarlarımız açısından hem de uluslararası görünürlüğümüz açısından önemli olduğunu görürsünüz. En önemlisi de Türkiye artık uluslararası düzeyde iklim eylemine bölgesel değil, küresel anlamda katkı sunmak istiyor. Bu katkıyı da önümüzdeki COP sürecinde göreceğiz. Nasıl göreceğiz? COP, dünyanın hemen her bölgesinden farklı teknoloji devlerinin bir araya geldiği bir platform. Biraz önce bahsettiğim gibi, sanayimiz hızlı bir şekilde gelişiyor. Büyük teknoloji şirketlerinin COP için Türkiye’ye gelmesiyle, start-up düzeyindeki firmalarımızdan daha büyük ve yerleşik firmalarımıza ve farklı alanlardaki üreticilerimize kadar çeşitli iş birlikleri ve ortaklıklar söz konusu olabilir.
OB: Pek çok alanda olacağı gibi iktisadi aktörler arasında da önemli bir networking ortamı ve fırsatı sağlayacak COP31.
HH: Sadece networking anlamında da değil, bizzat ortaklıklar çıkabilir. Teknoloji transferi anlamında da değil, bizzat teknoloji üretimi anlamında. Bugün arge faaliyetleri ve teknoloji alanında üretimin tamamı tek bir aktör tarafından yapılmıyor. Ortaklıklar ve iş birliği üzerinden ilerliyor süreç ve COP’larda bu türden bir iş birliği ortamı sağlanıyor.
Aynı zamanda önemli noktalardan bir diğeri de uluslararası finans aktörlerinin, Türkiye’ye gelecek olmaları ve bu da hali hazırda var olan yatırım eğilimlerinin artması ve hızlanması anlamına gelebilir. Biz bu durumu sadece finansal boyutuyla da değerlendirmiyoruz. Bu alandaki iş birlikleri, önemli bir dönüşüme, yeşil dönüşüme yol açacaktır. Gelecek olan uluslararası finansal aktörler, çoğunlukla sürdürülebilir fonlarla ilişkili ve bunların yatırım yapacağı alanlar da belli. Bu yatırım alanları; yeşil teknolojiler, iklim dostu ve çevre dostu teknolojiler odaklı. Bu fonların Türkiye’de kendisine yer bulması, Türkiye’nin bundan sonraki süreçte iktisadi gelişimine ve kalkınmasına katkı yapacağı gibi, Türkiye ekonomisine daha farklı bir perspektiften bakılmasını da sağlayacaktır.

OB: Hocam aslında sormak istediğim bir konu vardı ki siz ona biraz değindiniz ama ben onu biraz daha açmak istiyorum. Türkiye’nin iklim diplomasisi ve müzakere süreçlerinde özel bir konumu var. Biz var olan müzakere gruplarından herhangi birisinin içinde yer almıyoruz. Müzakere gruplarının parçası da tarafı da değiliz aslında. Bu özel konum, ev sahipliği sürecinde Türkiye’ye bir avantaj sağlar mı diye soracaktım ama siz zaten bizim özel konumumuzun müzakere süreçlerini kolaylaştıracağını, farklı taraflflar arasında diyalog kurma konusunda Türkiye’ye önemli bir avantaj sağlayacağını beklediğinizi ifade ettiniz.
Peki, ev sahipliğinden sonra bu konumumuzun nasıl ilerleyeceğini düşünüyoruz? Türkiye’nin müzakere gruplarından ayrı, daha tarafsız ve kolaylaştırıcı konumu pekişir mi? Yoksa iklim siyasetinde daha aktif hale geldikçe, Türkiye’nin kendisine bir yer bulma ve belirli müzakere gruplarının parçası olma arayışı mı söz konusu olur?
HH: Grup kurmak ya da bir müzakere grubuna dâhil olmak zaman zaman bizim de kendi içimizde tartıştığımız bir konu. Ancak COP’a ev sahipliği süreci, yalnızca organizasyonun gerçekleştirildiği dönemle sınırlı kalmıyor. COP sona erdikten sonra da kazandığınız deneyim ve yetkinlik devam ediyor. Örneğin Azerbaycan, önceki COP’larda çok aktif bir ülke değilken bugün müzakerelerde, hatta karar alma süreçlerinde hakemliğine başvurulan ülkelerden biri haline geldi. Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır için de aynı şey geçerli. Bu süreç bir silsile halinde devam ediyor. Çünkü bir COP’a ev sahipliği yapmak ve süreci mutfağında deneyimlemek bambaşka bir tecrübe kazandırıyor. Bir kararın nasıl şekillendiğinden diğer ülkelerin olaylara nasıl yaklaştığına kadar pek çok şeyi yakından görme imkânı elde ediyorsunuz.
Bugüne kadar Türkiye, Paris Antlaşması ve COP müzakerelerinde taraf ülkelerden biri olarak yer aldı. Önceden belirlenmiş müzakere pozisyonu doğrultusunda hareket eden taraf ülkelerden biriydik. COP’a ev sahipliğiyle ve COP başkanlığının üstlenilmesiyle birlikte ise artık süreci yöneten ve kolaylaştıran bir konuma geçmiş olacağız. Türkiye’nin, bu COP’la birlikte yalnızca kendi önceliklerine odaklanan değil, 197 ülkenin ortak bir kararda buluşmasını sağlayacak uzlaşıyı gözeten bir role geçtiğini de düşünebiliriz. Bu deneyim sonraki COP süreçlerinde ve iklim diplomasisinin farklı alanlarında diğer bazı ülkelere olduğu gibi bize de hem önemli bir yetkinlik hem de farklı bir pozisyon kazandıracaktır. Bundan sonra uluslararası müzakerelerde deneyimine başvurulan bir ülke hâline olacağımızı söylemek mümkün.
Öte yandan bir müzakere grubuna dahil olabiliriz ya da belki bir grup da oluşturabiliriz. Bununla ilgili çalışmalar yok değil. Ama bu tür bir pozisyon değişikliği şart değil, mevcut tarafsız konumumuzu sürdürmemiz de mümkün. Bu pozisyon da çok kıymetli çünkü, her tarafla çok rahat konuşuyoruz. Bazı ülkeler zaman zaman bizimle temas kurup; “siz şu ülkeyle görüşebiliyorsunuz, bir konuşsanız da şu konuda biraz esneklik gösterseler” gibi talepler dile getirebiliyorlar. Afrika ülkelerinden bazıları kendi özel şartlarını bize rahatlıkla söyleyebiliyorlar, benzer şekilde Körfez ülkeleri de bizimle çok daha rahat diyalog kurabiliyorlar. Dolayısıyla mevcut pozisyonumuzun böyle birleştirici bir havası var, bunu sürdürmek de iyi bir şey. Nasıl ilerleyeceğimizi biraz da zaman gösterecek. Türkiye’nin ev sahipliği vizyonu da bu taraflar arası birleştirici konumuyla uyumlu olarak geliştirildi. Ev sahipliği müzakerelerini yürütürken, COP’un WEOG (Western Europe and Others Group) grubu kapsamında düzenleneceğini her zaman vurguladık; “Bu bir WEOG COP’u olacak, bunu unutmayın” dedik. Bununla birlikte, küresel güneyi de unutmayan, gelişmekte olan ülkeleri yok saymayan bir COP olacağını da dile getirdik. Her iki tarafı bir araya getirmeyi, kapsayıcı bir COP düzenlemeyi hedefliyoruz, bunun için uğraşacağız. Müzakereler kısmını da Avustralya tarafı yürütecek ama bu farklı bir yürütme süreci olacak. Yetki tamamen onlarda olmayacak. Süreç tek bir ülkenin yetkisinde ve kontrolünde ilerlemeyecek.
OB: Bunu biraz daha açabilir misiniz? Neticede pek örneği olmayan bir durum söz konusu oldu COP31’de. Hem biz hem de Avustralya tarafı süreci yürütecek. Nasıl bir iş birliği var? Gördüğüm kadarıyla Avustralya tarafıyla uyum içerisinde ve iyi bir koordinasyonla çalışılıyor.
HH: COP başkanı, müzakere sürecini yürütmek üzere bir baş müzakereci atıyor. Bu çerçevede, Avustralya tarafındaki ilgili bakan, müzakere başkanı olarak, müzakerelerin yürütülmesinde önemli bir rol üstlenecek. Ancak bu, müzakerelerin tamamen Avustralya tarafından yürütüleceği anlamına gelmiyor. Müzakere ekibi hem Avustralya hem Türkiye tarafından uzmanlardan oluşuyor, ortak çalışmaya dayanıyor. Bence asıl kıymetli olan da bu. Dünyanın iki farklı köşesinde yer alan, farklı önceliklere ve deneyimlere sahip iki ülkenin ekipleri bir araya geliyor; iklim diplomasisini, ülkelerin pozisyonlarını konuşuyorlar, farklı yaklaşımları nasıl bir araya getirebileceklerine dair değerlendirmeler yapıyorlar. Her başlıkta, her müzakere konusunda ortak bir yolun nasıl bulunabileceğine birlikte odaklanıyorlar. Bu, bizim açımızdan çok kıymetli bir deneyim. Çünkü bu süreç, ev sahipliği yanı sıra müzakere kapasitenizi, diplomatik birikiminizi ve farklı ülkelerle çalışma deneyiminizi ciddi biçimde geliştiriyor. Biraz önce de konuştuğumuz gibi, Türkiye’nin köprü olma niteliği burada da kendini gösteriyor. Bu yalnızca siyasi diplomaside değil iklim diplomasisinde de önemli bir avantaj sağlıyor.
Çalışma sürecine gelirsek; bizim teknik düzeyde haftalık koordinasyon toplantılarımız zaten düzenli olarak yapılıyor. Bunun yanında biz ayda bir, bazen de 15 günde bir daha üst düzey toplantılar gerçekleştiriyoruz. İlerleyen süreçte bu toplantılar haftalık bazda yapılacak. Son iki gündür de Birleşmiş Milletler ve Avustralya ekipleri ile birlikte strateji toplantıları yaptık. Bu toplantılardaki temel soru da şuydu: COP31’in nasıl başarılı kılabiliriz? Gerçekten çok keyifli ve verimli toplantılar oldu. Farklı bakış açılarını bir araya getiren, farklı fikirler ve stratejilerin ortaya konulduğu toplantılar bunlar. Burada yalnızca Türkiye’yi ilgilendiren bir strateji değil, tüm dünyayı ilgilendiren bir yol haritası oluşturuyorsunuz. Farklı müzakere gruplarının yaklaşımlarını, hangi konularda uzlaştıklarını ya da ayrıştıklarını birlikte değerlendiriyor, bu farklı pozisyonların ortak bir zeminde nasıl buluşturulabileceğini tartışıyoruz. Tüm bunların amacı, herkesin üzerinde uzlaşabileceği dengeli bir sonuca ulaşabilmek.
OB: Başkanım, COP31’de küresel ölçekte öne çıkmasını beklediğiniz temel müzakere başlıkları neler olacak? Türkiye olarak bu süreçte özellikle öne çıkarmayı hedeflflediğimiz gündemler veya öncelik vermek istediğimiz konular var mı? Kısacası, bu COP’da dünyayı ve Türkiye’yi hangi tartışmalar bekliyor?
HH: Her COP’un bir mirası oluyor. O son gün, son saat eller kalktığı zaman netleşen, belirginleşen bir miras. COP 31’in mirası ne olacak? Bu bence de önemli bir soru.
Bu süreçte, özellikle Bonn’da yapılan teknik müzakerelerde öne çıkan en önemli başlıklardan birisi “Just Transition” yani Adil Geçiş oldu. Bu konuda COP31’de önemli bir ilerleme olabileceğini, adil geçişi belli bir boyuta getireceğimizi düşünüyorum. Buna çok yakınız. Elbette nazar değmesin diye çok iddialı konuşmak istemem ama COP31’in “adil geçiş COP’u” olarak anılması Türkiye için çok anlamlı ve güzel olur. En önemli beklentimiz, adil geçiş konusunda somut bir karar alınması ve bu konunun uygulama boyutuna taşınması. Eğer bu olursa, bu COP’tan bırakacağımız en önemli miras, Türkiye ismiyle bırakacağımız bir miras, adil geçiş alanında atılmış bu adım olacaktır.
OB: Adil geçiş olması çok da iyi olur aslında. COP’larda alınan bazı önemli kararlar, kararın alındığı COP toplantısıyla ve ev sahibi ülkenin adıyla anıldığı için. Adil Geçiş kavramı da Türkiye COP’u ile anılsa iyi olur.
HH: Tabii, miras derken tam olarak bunu kastediyorum. COP31’in ardından Türkiye’nin adıyla anılacak en önemli mirasın adil geçiş alanında atılacak somut bir adım olmasını canı gönülden isterim. Ancak bununla birlikte öne çıkan başka konular da var aslında. Bunlardan biri azaltım çalışma programı. Bu programın mevcut dönemi artık bu yıl tamamlanıyor ve sonrasında nasıl devam edeceği önemli bir müzakere konusu olacak. Sürecin aynı şekilde sürdürülüp sürdürülmeyeceği, farklı bir yapıya dönüştürülüp dönüştürülmeyeceği ya da daha çok diyalog temelli bir mekanizma haline gelip gelmeyeceği gibi konular COP31’in önemli gündem maddeleri arasında yer alacak.
Bir diğer müzakere konusu ise iklim finansmanı olacak. İklim finansmanı konusunda halen çok ciddi tartışmalar ve görüş ayrılıkları var. Özellikle Paris Anlaşmasının 9. maddesi ile 2.1(c) maddesi çerçevesinde, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında belirgin ve yerleşik pozisyon farklılıkları devam ediyor. Ayrıca uyum finansmanı ve Uyum Fonunun geleceği de önemli tartışma başlıklarından birisi. Uyum Fonu hala çok düşük rakamlarla ilerliyor, kaynakları sınırlı. Bunun temel nedeni; bu fonun Kyoto Protokolü kapsamında oluşturulmuş bir mekanizma olması ve büyük ölçüde Kyoto Protokolünden gelen gelirlerle finanse ediliyor olmasıydı. Bugün ise fon, önemli ölçüde gönüllülük esasına dayalı gelirlerle ayakta kalmaya çalışıyor. Bu nedenle de diğer fonların yanında ihtiyaç durulan finansman düzeyine ulaşmakta zorlanıyor. Her ne kadar uyum finansmanının artırılmasına yönelik kararlar alınmış olsa da uyum için yapılan yatırımların faydaları çoğu kez uzun vadede ortaya çıktığı ve etkileri ancak afetler yaşandığında daha görünür hale geldiği için, bu alandaki finansman ihtiyacı hak ettiği önceliği her zaman göremiyor.
Uyum Fonu’nu Paris Anlaşması kapsamına taşımaya çalışıyoruz. Bu süreçte çözülmesi gereken önemli meselelerden birisi fonun yönetim yapısıyla ilgili ve bu konuda bazı ülkelerin oldukça sert pozisyonları var. İşte tam da bu noktada bize önemli bir iş düşüyor. Bizim farklı ülkelerle diyalog kurabiliyor olmamız önem kazanıyor. Eğer Uyum Fonu’nu Paris Anlaşması içine alabilirsek, özellikle karbon piyasalarından gelecek gelirlerin belli bir kısmının bu fona aktarılmasının önü açılacak. Böylece fon, gönüllü katkılara dayanan bir yapı olmaktan çıkacak, sürekli ve öngörülebilir bir finansman kaynağına ve yapısına sahip olacak. Bu müzakere başlığı bizim için çok önemli. Çünkü siz de iyi bilirsiniz önümüzdeki dönemde uyum konusu, azaltımdan daha fazla tartışılan bir konu halini alacak. Azaltım tarafında teknoloji zaten gelişiyor ve teknolojinin oraya yönelik artan bir ilgisi var. Yeşil teknolojiler yaygınlaşıyor, karbon piyasaları gelişip güçleniyor ve oraya bir yönelim söz konusu. Nitekim bugün küresel ölçekte emisyonların zirve noktasını geride bırakmış olması da azaltım alanındaki ilgi ve dönüşümün göstergelerinden birisi.

Bir diğer önemli başlık ise ikinci Küresel Durum Değerlendirmesi (Global Stocktake) süreci olacak. Bu kapsamda, ikinci Küresel Durum Değerlendirmesinin hangi metodolojiyle yürütüleceğine ilişkin kararın alınması gerekiyor. Çünkü iki yıl sonra bu süreç başlayacak. Dolayısıyla metodolojiye ilişkin müzakereler de COP31’in önemli gündem maddelerinden birini oluşturacak.
Müzakerelerin diğer başlıklarına girmiyorum ama bilim alanı, uygulama tedbirlerinin etkileri (response measures) ve ticaret (trade) de bu yıl önemli gündem maddeleri arasında olacak. Özellikle ticaret ve iklim ilişkisi, iklim müzakerelerinin odağındaki konulardan birisi haline geliyor. Bu kapsamda, tek taraflı ticaret önlemlerinin gelişmekte olan ülkelerin kalkınması üzerindeki etkilerinin nasıl ele alınacağına ilişkin tartışmalar yürütülüyor. Bu konuda da bir karar çıkması mümkün. Elbette tüm başlıklarda ilerleme sağlanabilir ve hepsiyle ilgili karar çıkabilir ama bana göre Türkiye COP’unun müzakere tarafındaki en önemli mirası, adil geçiş konusunda somut bir karar alınması olur.
Eylem gündemi de bir başka konu ve burada da elektrifikasyonun öne çıkmasını bekliyoruz. Bu aslında tüm dünyaya, özellikle de özel sektöre verilen güçlü bir sinyal niteliğindedir. Özel sektöre verilen mesaj açık: bundan sonraki yatırımlar, bu dönüşüm alanına yönelmeli. Nitekim bu yıl itibariyle hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin elektrifikasyon konusuna ciddi ilgi gösterdiğini görüyoruz. Bu nedenle COP31’in, müzakere tarafında “adil geçiş”, eylem tarafında ise “elektrifikasyon” konularıyla öne çıkmasını bekliyoruz.
OB: Teşekkür ederim Başkanım. Biraz da yerel düzeye odaklanalım istiyorum. İklim değişikliğiyle mücadelede kentlerin ve yerel yönetimlerin rolü giderek önem kazanıyor. Gerek emisyon azaltımı gerekse uyum alanındaki pek çok uygulama doğrudan kentlerde hayata geçiriliyor. Bu çerçevede COP31’in kentler ve yerel yönetimler açısından nasıl bir anlam taşımasını bekliyorsunuz? Yerel yönetimlere yönelik yeni açılımlar veya fırsatlar öngörüyor musunuz? Son olarak, belediyelerimiz bu sürece nasıl yaklaşmalı ve COP31’e nasıl hazırlanmalı?
HH: Yerel yönetimler, iklim değişikliğiyle mücadelenin tabandan başladığı en önemli aktörler. Emisyon azaltımı konusunda zaten önemli sorumluluklar üstleniyorlar ancak bana göre asıl kritik alan uyum. Çünkü yerel yönetimlerin sunduğu hizmetler ve sorumlulukları, onları doğal olarak iklim değişikliğine uyum çalışmalarının merkezine yerleştiriyor.
Yerel yönetimlerin COP sürecine katılımı ise bence Türkiye’nin güçlü olduğu alanlardan biri. Maalesef, çok büyük bir afet yaşadık: 6 Şubat Kahramanmaraş Depremleri ağır bir tecrübe oldu. Ancak bu sürecin ardından şehirlerin yeniden inşasında hızlı ve önemli bir deneyim de kazanıldı. Üretilen kentsel ortamlar hem iklime duyarlı hem de iklim değişikliğine ve depreme karşı dirençli şehirler olarak inşa edildi. Bu tecrübe, yani dirençli şehirler tecrübesi nedeniyle, eylem gündeminin temel başlıklarından birisi de “dirençli şehirler” olarak belirlendi.
Bu başlığı koyarken yalnızca binaları değil, altyapıdan kentsel hizmetlere kadar yerel yönetimlerin sorumluluk alanına giren bütün unsurları birlikte ele aldık. Ayrıca yerel yönetimler için özel bir temsilci (envoy) görevlendirildi ve bu konuyu hem yeşil bölgede hem de mavi bölgede gerçekleştirilecek üst düzey diyalogların gündemine taşıdık. Üst düzey diyaloglar olacak buralarda. Belediye başkanlarını, ulusal ya da uluslararası yerel yönetim temsilcilerini, ilgili bakanları, özel sektörü ve diğer paydaşları bir araya getirmeyi, round table türü aynı masada toplanılan etkinliklerle yerel yönetimler gündemini hareketlendirmeyi hedefliyoruz. Buradaki amacımız tek bir COP’ta bütün sorunları çözmek değil; kalıcı bir diyalog süreci başlatmak. Başlatılan bu üst düzey diyalogların COP sonrasında da devam etmesini istiyoruz. Bu nedenle yerel yönetimlerden güçlü ve üst düzey bir katılım bekliyoruz.
OB: Belediyelerle yerel iklim eylemlerini, özellikle de uyum boyutunu konuşunca ister istemez finansman konusu ön plana çıkıyor. Yerel düzende yapılacak şeyler aslında belli, biraz etraflflıca düşününce nelerin yapılması gerektiğini belirlemek, yerel politikanın genel çerçevesini çizmek mümkün. Ama iş uygulama aşamasına geldiğinde, belediyelerin mali kapasite sorunları ve finansman yetersizlikleri, haklı olarak karşımıza çıkıyor. COP31’in Türkiye’nin iklim politikasına olası katkı ve etkilerini düşündüğümüzde, bu konularda bazı fırsatlar ya da iyileşmeler olma ihtimali var mı?
HH: Tabii, bu sadece bir ihtimal değil; yerel yönetimlerin bu süreci mutlaka iyi değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü COP31’e çok taraflı kalkınma bankaları (MDB’ler) başta olmak üzere uluslararası finans kuruluşları ve önemli paydaşlar katılacak. Biz de bu kapsamda Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ve diğer uluslararası kuruluşlarla yoğun görüşmeler yürütüyoruz. Benzer şekilde İller Bankası’nın da bu kurumlarla düzenli temasları ve toplantıları var. Washington’daki IMF ve Dünya Bankası toplantılarından Dünya Ekonomik Forumu’na kadar pek çok uluslararası platformda bu konuları gündeme taşıyoruz. Bütün bu temasların en önemli sonuçlarından biri ise iklim yatırımları için uluslararası finansmanın harekete geçirilmesi yönünde önemli bir ivme oluşturması.
OB: Başkanım son olarak, COP31’in Türkiye’nin iklim politikasının gelişimine nasıl bir katkı yapmasını beklediğinizi sormak istiyorum. Bu açıdan başarılı bir COP olup olmadığını neye göre değerlendirebiliriz. Gerçi bunu biraz adil geçiş üzerinden yanıtladınız ama ülke olarak ne beklemeliyiz?
HH: Küresel ölçekte başarı, adil geçiş konusunda somut bir karar alınması ve bu alanda kalıcı bir miras bırakılması olacaktır. Türkiye açısından ise başarı, bundan sonraki yatırımların yüksek karbonlu yatırımlar yerine yeşil dönüşümü destekleyen yatırımlara yönelmesidir. Eğer COP31 bu dönüşümü hızlandırır ve gelecek nesillere daha düşük emisyonlu bir kalkınma anlayışının önünü açarsa, o zaman Türkiye açısından da gerçek anlamda başarılı bir COP gerçekleştirmiş olacağız.
*Prof. Dr., Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, ODTÜ
Bu yazı, Şehir & Toplum dergisinin Eylül-Aralık 2026 tarihli otuz beşinci sayısında yayımlanmıştır.
Detaylı bilgi için MBB Kültür Yayınları sitesini ziyaret edebilirsiniz.