Suyun Canı
Yazan: Mustafa Sarı*
Sıcak bir ilkbahar ikindisinde yemyeşil düzlükte, kıvrıla büküle menderesler çizerek tertemiz akan bir derenin kenarındaydık. Güneşin zayıflamaya başlayan ışıkları küçük derenin etrafındaki sarı çiçekleri daha da parlak hale getiriyordu. Düzlükte otlayan koyunlar, yamaçta onları takip eden çoban hepsi sanki bir hayat bilgisi kitabının sayfasından fırlamış gibiydi. Derede yaşayan balık türlerini örneklemek için küçük elektroşok cihazımızla çalışmaya başlarken çoban da merakından yavaş yavaş bize doğru yaklaşıyordu
Kısa sürede 2 farklı balık türü buzlu örnek kabımızda daha kapsamlı ölçüm ve analizler için laboratuvara gitmek üzere yerini almıştı. Biz dereden çıkarken çoban da yanımıza ulaşmış oldu. Gözleri ateş parçası gibi 5-6 yaşlarındaki oğlu dikkatle bize ve elektroşok cihazına bakıyordu. Selamlaşmadan sonra ne yaptığımızı sordu çoban. Üniversiteden geldiğimizi, bu akarsuda yaşayan balık türlerini incelediğimizi anlattık. Göğüs çizmelerimizi beğendi. Balık bulup bulmadığımızı merak etti. Arkadaşım açtı buzlu örnekleme kabımızı, balık türlerini gösterdi. Şaşırdı. Burada hiç balık tutmadığından bahsetti. Balıklar babasından daha çok ilgisini çekti çocuğun. Sarımsı kahverengi, siyah benekli bıyıklı balığı eline verdim. Ağzının kenarlarındaki bıyıklara, yüzgeçlerine, gözlerine baktı uzun uzun.

Yorulmuştuk. Çiçeklerin arasına oturduk hep birlikte. Çantamızdan peynir, ekmek, domates, salatalık çıkardık. Çoban da çıkınını açtı. Onda da tandır ekmeği ve otlu peynir vardı. Bir taraftan birleştirdiğimiz azıktan yerken bir taraftan koyu bir sohbete tutuştuk. Çoban balıkların ne yediğini sordu. Ben de onun düşüncesini merak ediyordum. “Derede toprak veya taş yiyordur, başka ne var burada” dedi.
Dereye gidip içinden bir taş çıkardım. Getirip üzerindeki küçük böcekleri gösterdim. Hayretle baktılar. “Balıklar bunları ve suyun içinde gözümüzle görmediğimiz plankton denilen şeyleri yer” diye devam ettim. Sonra “gelin benimle” deyip dereye yöneldim. Ellerimi birleştirerek avuç dolusu suyu gösterdim: “Bu gördüğün bir avuç suyun içinde gözümüzle görmediğimiz bitkiler, hayvanlar var” dedim. “Ama biz bu suyu içiyoruz, öyle bir şey yok içinde” diye itiraz etti. “İçindekiler içmene mâni değil, sadece görmüyorsun.” dedim. Bir şey demedi ama kabul etmediği yüzünden belliydi. Oğlunun adını sordum “Burak” dedi. “Küçük su şişesini boşalttım. “Bunu dereden doldur bana getir” dedim Burak’a. Fırladı, çabucak doldurup önüme bıraktı. “Hoca bak su tertemiz, içinde hiçbir şey yok” dedi çoban gülerek. Şimdi ikna edilme sırası bana gelmişti.
“Burak bu şişeyi sana veriyorum. Suyunu içme, dökme. Eve götür, pencerenin önüne koy. Şişenin dibinden başlayarak suyun yeşerdiğini göreceksin. Yeşerinceye kadar bekle ve babana göster” dedim gülerek. Şaşırmış gözlerle bana baktı Burak. Şişeyi eline tutuşturdum. Benim ikna metodum belliydi. Görmediğini görünür hale getirirsem bana inanacağından emindim. Telefon numarasını aldım. Kendi numaramı da ona verdim. Bir hafta sonra arayacağımı söyledim.
Sohbetin yönünü değiştirmek istedim. “Bu su nereden gelir, nereye gider?” dedim. “Dağın yamaçlarında bir sürü göze var, yer altından kaynar bu sular. Süzülerek gelir. Ovada ırmak var, dere oraya akar” diye cevap verdi. Irmağın nereye gittiğini sordum. “Bilmiyorum, o da daha aşağılara gidiyor” derken bilmediği için sıkıldığını hissettim ses tonundan.
“Irmak, Türkiye’den Suriye’ye, oradan Irak’a geçiyor, sonra da Basra Körfezi’nden Hint Okyanusu’na ulaşıyor” diye devam ettim. Basra Körfezi’ni bildiğini ancak Hint Okyanusu’nu ilk kez duyduğunu söyledi. “Allah’ın kudreti” dedi. Sonra bu el değmemiş yamaçlardan tertemiz doğan suyun köylerden, ilçelerden, illerden, ülkelerden geçerken nasıl kirlendiğiyle ilgili konuştuk. Köyde külleri dereye döktüklerini söyledi. “Senin döktüğün kül eninde sonunda ta Hint Okyanusu’na kadar gidiyor” dedim. Bu bilgiye çok şaşırdı. Biraz mahcup olduğunu hissettim. Koyunlar düzlükten aşağıya doğru yönelmiş, bizden uzaklaşmışlardı. “Ben gideyim hocam” dedi. Vedalaşırken Burak’a sımsıkı tuttuğu şişeyi cam kenarına koymasını tekrar hatırlattım.

Gün batarken dönüşe geçtik. Manzara o kadar muhteşemdi ki hiç konuşmadan yola koyulduk. Yan koltuk yolcusunun konforuyla derin düşüncelere daldım. Ömrünü suyun çıktığı yerde geçiren bir insan suyun yolculuğunu neden merak etmiyordu? Ya da balıkların ne yediğini karnını açıp da bakmıyordu? Veya akarsuya döktüğü çöpün, külün veya başka bir maddenin bir kısmı derenin aşağılarında birikirken bir kısmının son mahalle kadar gideceğini neden düşünmüyordu? Ben bu alanda çalışan bir akademisyen olarak neden bu insanların bu bilinci kazanması için hiçbir şey yapmıyordum? Üzüldüm.
“Hocam gelecek hafta bu köye gelelim. Bu çocuklara suyu ve canını anlatalım” dedim arkadaşıma. Gülümseyerek bana baktı. Kafasını salladı. Zaten az işimiz var gibi nur topu gibi yeni bir işimiz olmuştu.
Bir hafta sonra çobanı aradım. Hal hatır sorduktan sonra “Senin şişe yemyeşil oldu, sen onun içine bir şey atmadın değil mi?” diye sordu. Gülerek “Hayır canım, şişeyi dereden Burak doldurdu, sen de gördün” dedim. Yeşerenlerin suyun içindeki minik bitkiler olduğunu, şişenin dibinde biriken tortuların ölen bitki ve minik hayvanlar olduğunu söyledim. Telefonu Burak’a vermesini istedim. “Şişeyi boşaltma, camın önünde dursun. Ben yakında gelip alacağım” dedim. Burak’ın sesi çok mutlu geliyordu.
Heyecanım geçince ne zor bir işe kalkıştığımı fark ettim. Çocuklara suyun canını sadece slaytlar üzerinden ya da resimlerle değil, bizzat mikroskopun altında, gözleriyle görecekleri şekilde anlatmalıydım. Örneklediğimiz balıklardan bir tanesinin midesini açıp yakın plan fotoğrafını çektik. Gitmeden muhtarı, öğretmeni arayıp niyetimizi anlattık. Bilgi için kaymakamı aradığımızda eğitimlere o da katılmak istedi. Muhtara kaymakam da gelecek dediğimizde telaşlandı.
Baharın ılık havası içimizi ısıttığı bir günde eğitim setimiz, mikroskopumuz, projeksiyon cihazımız ve bilgisayarımızla düştük köy yoluna. İki sınıflı köy okulunun bir sınıfında köyün bütün çocukları toplanmıştı. Sıra halinde kaymakamı ve bizi selamlamak için bekleyen köylülerin ellerini sıkarak sınıfa geçtik. Bilgisayarımızı, projeksiyon cihazını ve mikroskopu kurduk. Burak elinde şişe kenarda ayakta bekliyordu. Şişeyi getirmesini ve ben konuşurken yanımda durmasını söyledim. Çocuklar sıralara oturmuş, köyün bütün erkekleri de ayakta bana bakıyordu. Aslında çocuklar içindi eğitim. Ama köylüler meraktan ve kaymakama hürmeten gelip sınıfı doldurmuştu. İşimin zor olduğunu düşündüm.
Kaynayan suyun buharlaştığını, su buharının havanın içinde yükseldiğini sonra soğuyup yağmur, kar olarak yere indiğini açıklamaya çalıştım. Yağışın bir kısmı derelere akarken bir kısmının toprak altına sızdığını, yer altında biriktiğini ve gözeler olarak sonra tekrar yer yüzüne çıktığını anlattım. Sonra derelerin çaylara, çayların ırmaklara ulaştığını ve en sonunda bütün suların deniz ya da okyanuslarda biriktiğini söyledim. Yediğimiz yiyecekler ve içtiğimiz sularla vücudumuza giren suyun nasıl çıktığından bahsettim. Kısaca su döngüsünü anlattım aslında.
Sonra suların canı var dedim. Çocuklardan önce büyükler bu söyleme itiraz ettiler hep birlikte. Sınıfta küçük bir uğultu oldu. Burak’tan yeşermiş su içeren şişeyi istedim. Mikroskopun altındaki lama (küçük cam) bir damla damlattım. Sonra ışığı ayarlayarak uygun büyütmede suyun içindeki minik bitki ve hayvanlar belirince ilk Burak’ı çağırdım. “Hocam burada bir sürü şey görünüyor” diye bağırdı Burak. Sırayla diğer çocuklar geldi mikroskopun başına. Mikroskopa bakan gördüklerini benzettiği şeyi anlatmaya başladı birbirine. Kocaman bir uğultu koptu sınıfın içinde. Çocuklar bakınca Kaymakamı çağırdım. Sonra sırayla büyükler gelip bakmaya başladılar. Uğultu gittikçe arttı. Mikroskobun büyüteci altında 3-4 farklı diatome türü ile bir dinoflagellate görünüyordu.
“Suyun canını gördünüz mü?” sorusuna küçük büyük herkes birlikte “evet” diye yüksek sesle cevap verdi. Ardından sindirim sistemini açtığımız balığın midesinin fotoğrafını gösterdim. Mide suyun içindeki sucul böceklerle doluydu. Böceklerin mikroskop altındaki planktonu, balığın da böcekleri yediğini söyledim. Alabalık gibi bazı etçil balıkların akarsuda yaşayan diğer balıkların küçüklerini de yiyebileceğini anlattım.

“Suya külü döktüğünüzde ne olur?” sorusuna çocuklardan birisi “Suyun canı acır hocam” diye cevap verdi. Bu kadar güzel bir ifadeye söyleyecek söz yoktu. “Kirlenen suda oksijen azalır, bol oksijeni seven plankton türleri yerini az oksijenle idare eden türler alır. Sonra onları yiyen balıklar değişir. Böylece biz bütün suyun canını, sudaki tüm canlılığı değiştirmiş oluruz.” diye sözümü tamamlar tamamlamaz hep birlikte beni alkışladılar.
Burak, içinde yeşermiş su bulunan şişeyi sımsıkı tutmaya devam ediyordu. Hep birlikte suyun canını anlamada hepimiz için kahraman olmuştu. Muhtarın ikram ettiği çayları içerken suyun canı muhabbeti devam etti.
Aradan yıllar geçti. O küçük ilçenin kaymakamı şimdi büyük bir ilin valisi. Kim bilir o gün suyun canını konuştuğumuz Burak ve diğer çocuklar nerelerde? Belki de şimdi üniversitede deniz bilimleri, su ürünleri, biyoloji gibi bir alanda eğitim alıyorlardır. Yani suyun canını daha yakından tanımaya devam ediyorlardır.
*Piri Reis Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Öğretim Üyesi
Bu yazı, Kent dergisinin Mayıs-Ağustos 2026 tarihli onyedinci sayısında yayımlanmıştır.
Derginin tamamını MBB Kültür Yayınları sitesinden buraya tıklayarak indirebilirsiniz.