Sümüklü Deniz Seferleri: Balık
Yazan: Aslıhan Demirtaş
10 Eylül, 2026. Mevsim sonbahar, poyraz hâkim, hava gündüz ortalama 23°C, gece 16°C. Marmara Denizi’nin İstanbul kıyılarında su sıcaklığı yaklaşık 23,5°C, yani deniz hâlâ yaz sonuna özgü bir ılıklıkta. Salacak kıyılarında, ile Şemsi Paşa Camii yakınlarındayız. Doğma büyüme İstanbullu Evliya Çelebi’nin sözleriyle: “Ve câmi‘-i Şemsî Paşa, leb-i deryâda bir küçük câmi‘dir ammâ gâyet şîrîn câmi‘dir kim gûyâ bir kasr-ı şîrîndir, Mi‘mâr Sinân binâsıdır.”
Harita kadastro mühendisi ve Kuşkonmaz balıkçı ahalisinden Güngör Yorgancı ile kent plancısı Müge Yorgancı Ozar bizi mahallelerinde misafir ediyorlar. Mahallelinin Kuşkonmaz Camii olarak andığı, tam adıyla Şemsi Ahmet Paşa Külliyesi, nerede olduğunun farkında bir yapı: İnsanları ve hayvanları denizle ve onun içindekilerle alâkadar ve hemhâl edebilecek bir kıyı camisi; en azından yakın zamanda önüne ek bir yaya yolu yamalanana dek. İstanbul’un güncel kıyılarının İstanbul’da değilmiş gibi tasarlandığını fark ettiriyor bu caminin denize usulca yanaşması. Bir yandan da tüm ülke nerede olduğunun farkında değil. Ne de olsa leb-i derya artık daha çok bir emlakçı tabiri. Sümüklü Deniz Seferleri’ne, İstanbul’un Tuzlu Sularının Kıyı Mekânları diye bir tasarım projesiyle devam etsek mi? İstanbul’un kıyıları, “leb-i derya/denizin dudağında” denilmesini hak edecek şekilde işlense fena mı olur?

Antik çağlardan beridir kayıtlarda bahsedilen kadim bir İstanbul kent pratiği olan (küçük ölçekli ve devasa kâr amacı gütmeyen) kıyı balıkçılığı, kentle kurulan özgün bir ilişki biçimi. Yerle ve denizle kurulan ilişkiler öylesine hakikatli ki balıkların Salacak civarındaki trafiğine dair önce Aristoteles, sonra Strabon ve ardından Yaşlı Plinius’un söylediği ile İstanbullu olalı beri balığını Boğaz’dan tutan harita kadastro mühendisi Güngör Bey’in tecrübesi aynı. Onun tasvirinde Kız Kulesi’nin oturduğu kaya parçasıyla karşılaşıp şaşıran balıklar Sarayburnu’na dönüyorlar. Plinius ise şöyle der: “[…] Marmara Denizi’ni Karadeniz’e bağlayan Trakya Boğazı’nda [İstanbul Boğazı], Avrupa ve Asya’yı ayıran Boğaz’ın en dar yerinde, Asya yakasındaki Kalkhedon [Kadıköy] yakınında, dipten yüzeye doğru suyun arasından parıldayan şahane beyazlıkta bir kaya vardır. Balıklar bu kayayı birdenbire karşılarında görünce her zaman ürkerler. Sürü hâlinde dosdoğru karşı taraftaki Byzantion Burnu’na [Haliç’e] yönelirler. Buranın ‘Altın Boynuz’ olarak anılmasının nedeni de budur.” Zira Boğaz’ın topoğrafyası, akıntı rejimi ve balık davranışı sabittir.

Boğaz’daki her kıyı köyünün farklı deniz tutma usulü var, diyor Müge Hanım. “Seyrederek öğrenmek gerekiyor, daha profesyonel olanlara biz çelebi diyoruz” diye ekliyor Güngör Bey. Sosyal antropolog Tim Ingold da öğrenmenin, yapma ve yerle kurulan ilişkiden ayrılmaz bir “becerilenme” olduğunu söylüyor. Çelebi bir balıkçının becerisi o hâlde, “bedeninin bir özelliği değil, çevresi içinde varlığıyla kurulan ilişkiler bütününün bir niteliği” ve çelebi de kuralları öğrenip onları uygulayan kişi değil, dünyaya dikkat etmeyi öğrenmiş ve kendini ona göre ayarlamış kişidir.
İstanbul’da her kıyı, rüzgârı karşılayışına, akıntının tabiatına, deniz tabanının derinliğine, şekline ve daha birçok niteliğe bağlı olarak eşsiz. Balık tutma pratikleri ve topluluk yapıları buna bağlı olarak farklılaşıyor. Kıyı balıkçısı için deniz jenerik bir manzara değil, iç işleyişi ve dinamikleriyle birlikte bilinen ve yaşanan bir ekoloji. Kıyıda çay içerseniz, denizin içine dair bilgi sahibi olamıyor; denizle karşılıklı bir ilişki de kuramıyorsunuz. Manzaraya bakmak, denizi görmek demek değil. Bu tanımıyla balık tutmak, bir görme biçimi ve kıyı balıkçıları denizi görüyor, onunla hemhâl oluyor. Helen Czerski’nin söylediği gibi, bugün dünyanın yaşadığı krizin en büyük sebebi denizlerin görünmez olmasından kaynaklanıyor; denizleri bir varlık değil de bir yokluk olarak görüyoruz. Bu sebeple, istemediğimiz her türlü şey için bir döküm alanı sayabiliyoruz. Sorunlara tek tek odaklanmak gerçek bir iyileşme sağlamıyor, zira temel mesele sistemik. Tam da bu sebeple müsilaj bir ilişkilenememe problemi ve ancak denizi kendi yaşamlarımızla iç içe geçmiş dinamik bir dünya; bütünleşik ve karmaşık bir sistem olarak görebilmemizle çözülebilir.

Üsküdar’da denizle bir varlık olarak ilişki kuranlarla devam edelim. Müge Hanım, üniversite okumak üzere Manisa’dan İstanbul’a taşınmış Güngör Bey’in doğma büyüme Üsküdarlı kızı. Hem kent plancısı hem de yerel yönetimde aktif görevi var, dolayısıyla şehre farklı şekillerde sıkı sıkıya bağlı bir İstanbullu. Tam da oturduğu yerden, denizden ve karşı kıyılardan bahsederken, İstanbul’un romantize edilen güzelliğinin ötesindeki hayatı anlatıyor. Ve o hayatın gerçeği şu: Burası birbirine uyum sağlama, uzlaşma ve birbirine benzemeksizin bir arada var olma alanı. Bunu sonra Güngör Bey ve ahali de tekrar tekrar söyleyecek: “Herkesin fikri farklıdır, ama birbirimizi kırmayız, üzmeyiz.” Yirmi otuz yıla varan arkadaşlıklardan, birbirlerine yardım etmekten, imeceden bahsediyorlar.
Güngör Bey’in üniversite eğitimi için İstanbul’a yerleştiğini düşününce, yerel ve yerinde olmanın yegâne koşulunun doğma büyüme “oralı olmak” olmadığını hatırlıyorum. Sadece Güngör Bey değil, mevsimler boyunca türlü hava ve deniz koşulunda balık tutmak üzere denizin kenarında omuz omuza beraber duran Kuşkonmaz balıkçı ahalisinin kimi bireyleri de İstanbul’a bir vakit “gelmişler”. İstanbul’un surlarındaki 1600 yıllık biricik bostancılık pratiğini harfi harfine hâlâ sürdüren bostancıların Cide’den (Kastamonu) “gelmiş” olması gibi. Bitkiler için de benzer bir kural geçerli: Yabani ve göçmen bitkilerin, kentin hasar görmüş yüzeylerinde kendi kendine kök salarak, bozulan ekolojik dokulara yeniden hayat veren görünmez bir onarım ağı oluşturduklarını biliyoruz. O hâlde yerellik, coğrafi bir çıpadan ziyade güçlü ve ahenkli bir ilişkiler ağı; alâkadar, ihtimamkâr ve hazır bulunmaktan ibaret. İlginçtir ki Boğaz’daki birçok balık türü gibi, Bizans döneminde sikkelerin üzerinde yer alacak kadar bol olan palamut da göç eden bir balıktır; lüfer, uskumru, istavrit ve hamsi de keza göçmendir. Karekin Deveciyan, Türkiye’de Balık ve Balıkçılık kitabının daha ilk bölümünde şöyle yazar: “Türkiye’de akıcı veya göçücü diye adlandırılan balıklar kışı Akdeniz’in veya Marmara’nın en derin sularında geçirmek üzere gelir ve sonra da daha yumuşak mevsimleri geçirmek üzere Karadeniz’e gitmek için Boğaz’dan geçerler. Balıkçılar tarafından bu geçişler Anavasya (çıkış) ve zıt anlamda Katavasya (iniş) diye adlandırılır.”

Göçmenlerimiz henüz gelmemişler, Üsküdar’da balık yok, ne lüfer var ne de palamut! Takvim sonbaharı gösterse de deniz suyu sıcaklığı yazı gösteriyor. Hevesimiz kursağımızda kalıyor, zira bir yandan Güngör Bey’in balık tutmasını seyredecek, bir yandan da sohbet edecektik. Güngör Bey bize bir balık tutma kılavuzu dahi hazırlamıştı. Koca yaz onlara gölge olan tespih ağacının altında ve Radar’ın yanındaki mekânlarında oturuyoruz. Denizden kurtarılmış Babiş köpek, bakılan birçok kedi, köpek ve kuşun arasında uyukluyor.
Balık yok ama sohbet baki. İstanbul’da biz Üsküdarlıları balık tutuşumuzdan bir bakışta tanırlar ve pek sevmezler, diyor Kuşkonmaz ahalisi ve gururlu kahkahalar takip ediyor bu tespiti. Birbirine ters akıntıların iç içe geçtiği, denizi sert bu kıyıda balık tutmak zor; hâliyle buranın balıkçısı diğer kıyılara göre hayli mahir, atletik ve belki biraz daha havalı! İnce ince işlenmiş bir dünyanın usullerini dinliyor; yeni kelimeler ve deyimler öğreniyoruz. Karabataklar, vergi memuru, istavritler de denizin kuru fasulyesi.
Eylül ve Mete ile Kasım’ın 18’inde yeniden Üsküdar’dayız. Bu kez tespih ağacının altında değil, Kuşkonmaz Camii’nin hemen yanında buluşuyoruz. Yine yerine yabancı büyük bir beton yüzey, kamusal alan diye kondurulmuş. Üzerine konduğu güzelim bereketli tuzlu suları ve depremi görmeyen bu satıh, üzerine kapaklandığı katmanlı tarihi göz ardı eden ve iyileştireceğine niteliksizleştiren bir meydan. Tek elden çıkma, sorulmadan, danışılmadan tepeden inmiş bir müdahale. Hâlbuki Güngör bey çok güzel betimliyor kentsel mekanları: “burada her şey bir tasarım değil, herkesin bir birikimi.” Önündeki denizin tapulu bir voli mahali olduğu idrakıyla kıyı balıkçılarını ve bu pratiği gözeten bir kıyı neye benzerdi?
Bu kez de lodos var, lüfer yok denecek kadar az, ama Kuşkonmaz ahalisi iki adet lüfer tutmayı başarıyor; lüferler Müge Hanım’a ayrılmış. Lüfer yok ama palamut var, onları da ben alıyorum. Bu güzel akşamdan bir ay kadar sonra Boğaz’da orkinos görülüyor. “Orkinos, bu sulara yabancı değildir; aksine bu coğrafyanın kadim misafiridir” diyor Mert Gökalp. “Soru, balığın neden geri geldiğinden çok, biz insanların bu geri dönüşü kalıcı kılıp kılamayacağımızdır. Antik kentler, denizle kurdukları ilişkiyi sikkelerine kazımıştı. Günümüz ise aynı denizi, aynı balıkları koruyup koruyamayacağını sınamakla karşı karşıya.
Bu yazı biterken aylardan Nisan, Üsküdar üzgün. Balıkçı gülümsemesi içimizi açsın:
“İstanbul deyince aklıma Kocaman bir dalyan gelir Kimi paslı bir örümcek ağı gibi Gerinir Beykoz’da Kimi Fenerbahçe’de yan gelir Dalyanda kırk tane Orkinos Kırk değirmen taşı gibi dönmektedir. Orkinos dediğin balıkların şahı Orkinos mavzerle gözünden vurulur Denizin içinde ağaçlar devrilir Kan çanağına döner dalyanın yüzü Camgöbeği yeşili bulanır Bir çırpıda kırk Orkinos Reisin sevinçten dili dolanır Bir martı gelir konar direğe Atılan Kolyosu havada yutar Bir başkasını beklemez gider Balıkçı gülümser tatlı tatlı Adı Marika’dır bu martının der Her zaman böyle gelir böyle gider"

Bu yazı, Salt’ın Su Etrafında projesi kapsamında yürüttüğüm “Sümüklü Deniz Seferleri ya da İstanbul’un Tuzlu Sularındaki Yeni Şaşaa” başlıklı araştırmadan doğdu. Marmara Denizi’nde artan müsilaj vakaları karşısında birlikte düşünmek ve harekete geçmek niyetiyle başlattığımız araştırma, İstanbul’un tuzlu sularında keşif seferleri yapıp beraber yüzerek, kıyı balıkçılarıyla sohbet ederek kolektif bilgi ve gelecek tahayyülleri üretmeye çalıştığımız bir sürece evrildi. Keşifler, fiziksel ve tecrübeye dayalı pratiklerin, denizle hemhâl olan yaşamların kılavuzluğunda ilerledi.
Salacak kıyısında, tarihsel bir İstanbul kent pratiği olan kıyı balıkçılığına eğildiğimiz seferleri aktardığım bu metnin genişletilmiş versiyonu, araştırmanın diğer çıktılarıyla birlikte Merve Yücel ile Salt’tan Eylül Şenses tarafından programlanan Su Etrafında projesinin web sitesinde yayımlanacaktır.
Bu yazı, Kent dergisinin Mayıs-Ağustos 2026 tarihli onyedinci sayısında yayımlanmıştır.
Derginin tamamını MBB Kültür Yayınları sitesinden buraya tıklayarak indirebilirsiniz.