28.11.2023

Kentsel Görgü Tanığının Adımlarıyla New York

Yazan: Hidayet Softaoğlu

Modern hayatın ressamı ve kentsel bir görgü tanığı Fran Lebowitz, “Pretend It Is a city” isimli belgeselle izleyiciyi bir yandan otobiyografik, diğer yandan New York’un biyografik bir stand-up gösterisine davet ediyor.

Mizah yazarı Fran Lebowitz’in yönetmen Martin Scorsese ile yakın arkadaşlığından doğan Pretend It Is a City (Şehirde olduğunuzu varsayın), Netflix yapımı, yedi bölümlük bir mini belgesel serisi. Charles Baudelaire’in 19. yy. Paris sokaklarını, Parizyen kadınları, modayı, gündelik yaşam pratiklerini inceleyip şiirsel bir dile kaleme aldığı Modern Hayatın Ressamı kitabının, günümüz New York versiyonunun yazarı ve kahramanıdır Fran. Hicivli diliyle New York’un kentsel portresini, mimarlık, moda, toplum, sanat, kadın temalarıyla resmeder. Her bölümde ayrı bir temaya odaklanan karakterimize, bu serüvende Martin Scorsese ve Alec Baldwin de sorularıyla eşlik eder. 1950’li yılların sonunda dünyaya gelen Fran’ın New York’un dönüşümünde birçok şeye şahit olduğu görülürken belgesel hem Fran’in New York’unu, hem de New York’un Fran’ini yansıtır. İlkokulda sınıfın en komiği seçildiği, ancak güldüren kadının toplumda yeri olmadığa inanan annesinin, kahramanımızdan bunu gizli tutmasını istediği bir dönemden, bugün şakalarıyla kendisine hayran bırakan Fran’e evrilişinde New York’un oynadığı rolü bu belgeselle keşfediyoruz. Queens Müzesi’nin New York modeli arasında dolaşırken geçmişte taksi şoförü ve temizlikçi olarak çalışmasından Scorsese’le bir araya geldiği, üyelik gerektiren The Players Club’a rahatça girebilmesine uzanan kimliğini inşa ettiği süreçlerde, Fran’in mikro ve makro ölçeklerde kenti deneyimlediğini gözlemleriz. Bu belgeselle Fran bizleri bir yandan otobiyografik, diğer yandan New York’un biyografik bir stand-up gösterisine davet eder.

New York: Hiçbir Şeyin Kalıcı Olmadığı Bir Yer

Kahramanımız, Metropol Hayatı adlı ilk bölümde New York’u hiçbir şeyin kalıcı olmadığı bir yer olarak tanımlar. Bu şehir, 11 Eylül’ü atlatmış, Fran’in sıkça ziyaret ettiği Mercer Sanat Merkezi’nin çöküşüne ev sahipliği yapmış, her gün uğradığı Times Meydanı’nda kafenin yerini turistlerin güneşlendiği şezlonglar almıştır. Sürekli yıkımlar, yapımlar ve göç alması nedeniyle her zaman bir karmaşanın hâkim olduğu bu şehri Fran, büyükannesinin şeker dolu kaseler ve küçük torunların resimleriyle dolu evine benzetir. İnsanlardan nefret ettiğini gizlemeyen, yine de bu şehirden kopamayan Fran, selfie çekmek için aniden önünde duran ya da sadece gezmek ve ıvır zıvır almak için sokağa çıkanlara “Şehirde olduğunuzu varsayın, etrafta başkaları da var” sözleriyle, bazılarının aksine burada işe gidip gelen, çalışan ve üretenlerin olduğunu hatırlatır.

Sanata odaklanan ikinci bölümde günümüzde her şeyin sanat ve herkesin sanatçı gibi algılanması eleştirilir. Fran’e göre sanatçı eğer gerçek bir sanatçıysa, sadece insanların zihnini uyandırmakla ilgilenmelidir. Sanat ise resimler, kitaplar ve müzikle insana, bu dünyada hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı fikrinin verilişinin vücut buluşudur. Eskiden insanı etkisi altına alan eserler, ressamlar alkışlanırken günümüzde sanata gösterilen tepki ve biçilen değer maddi bir form almıştır. Fran, Christie’s’de yaşanan heyecanlı bir açık artırma sahnesinde Picasso’un Femmes d’Alger’i 160 milyona satılırken müzayede koordinatörünün masaya çekici vurmasıyla kopan alkışı izletir. Ortaya bir Picasso tablosu çıktığında büyük bir sessizlik olur ancak tokmak iner, fiyat biçilir ve alkış kopar. Çünkü içinde ona göre bulunduğumuz dünya artık Picasso’nun değil fiyatın alkışlandığı bir dünyadır.

Üçüncü bölümde, Fran’i New York’un toplu taşımasını eleştirirken buluruz. William Wegman’ın köpek mozaiklerinin yapılacağı tren istasyonunun beş ay kapatılmasının gereksizliğini belirtip bunun yerine yenilenme ihtiyacı olan trenler ve raylar konusunda yetkililere seslenir ve günümüzde yolları bile bilmeyen taksiciler hakkında bizleri uyarır.

New York’un emlak piyasasından yakınan kahramanımız Değer Biçme Kurulu başlıklı dördüncü bölümde; New York’a taşındığı ilk günlerde ısıtıcısı olan arkadaşlarına günü birlik kalmaya gitmesinden, sıcaktır diye sanat merkezine sığınmasından yazarlıktan kazandığı parayla 10 bin adet kitabını sığdırmak için girdiği ev arayışına kadar yaşadığı sorunları anlatır.  Ne kitaplarından vazgeçen ne de küçük eve ikna olan Fran, bulduğumuz evin fiyatının her gün artmasına şaşırmamız gerektiği konusunda bizi uyarır. New York’un en güvenli yerleri en pahalı yerlerdir ve buralarda insanlar küçücük evlere büyük miktarlarda paralar ödeyip konfordan uzak yaşamlara mahrum edilmektedir. Bu evlerle ilişkisinde Fran kendini sürekli dayak yiyen ev hanımına benzetir, istese de bırakıp gitmez, ayrılamaz çünkü seviyordur.

New York’un Mimaride Orijinalliğini Yitirişi

Grand Station’ın tek elden çıkmış yekpare yapısına övgüler yağdıran Fran, Empire State ve Chrysler binasının ince işlenmiş detaylarına dikkat çekerken New York’un mimaride orijinalliğini yitirişini Körfez ülkelerine benzetir. Eskiden Dubai’nin örnek aldığı bu şehrin artık Dubai’ye bakarak oranın gökdelenlerini kopyalamaya başlaması Fran’e Brooks Brothers’ı kopyalayan Raph Lauren’i hatırlatır. Beyaz yakalılar için provalar alınarak özel dikimle üretilen pahalı giysilerin her bedene uygun seri üretilmiş kopyalarını üreten Lauren, bir noktada kalitesi ve seçenekleriyle beyaz yakalıların dikkatini çekip onların giydiği bir markaya dönüşür. İşte Fran’e göre New York’un da mimaride geldiği konum budur.

Spor ve Sağlık Dairesi bölümünde ise, kendi çocukluğunda kapalı alanlarda sigara içilmesi nedeniyle duman içinde yetişen bir nesilden geldiğini belirten kahramanımız, kötü alışkanlıklar seni öldürür ama iyiler de kurtarmaz diyerek günümüzdeki zindelik akımını hicveder. Onun için şaşırtıcı olan, hasta olmama halini yeterli bulmayan insanların, zinde olmak için başvurduğu özel içecekler, yapay karışımlar, üye olunan salonlar, sarf edilen efor ve hepsi için alınan ekipmanlardır. New York sokaklarında yoga matları ile dolaşan, kalori yakmak için ekstrem pozlar sergileyen insanlar Fran’e göre eziyet çekmektedir. Eskiden yasaklı ve zararlı olan birçok uyarıcı ve esrar haplarının, şeker gibi renkli ambalajlar içerisinde şifa veren madde gibi piyasaya sürülüp şirinleştirilmiş hallerini, sonsuza dek yaşamak istercesine zindeliği takıntıya dönüştüren bu toplumla örtüştüremez. Sporun hiçbir türünden hoşlanmayan kahramanımız, sporu bir sanat, dolayısıyla sporcuyu da sanatçı olarak görmez. Dünyayı kadınların yönetmesi durumunda futbolun bu denli önemli olmayacağını düşünürken sporun bu kadar fanatik biçimde hayatlara girmesinin tek nedeninin erkeklerin dünyayı yönetmesinden kaynaklandığına inanır. Kadınların kongrede daha çok rol aldığı ve daha az futbol oynanan bir dünya hayal eder.

Arşiv ve Kayıt Dairesi bölümde ise günümüz teknolojik düzenine direnen, sosyal medya hesabı olmayan ve hatta cep telefonu bile kullanmaya direnen bir Fran’le karşılaşırız. Onların ne olduğunu bilmediğinden değil aksine ne olduğunu bildiği için teknolojiden uzak durduğunu açıklar. Hayatı New York ve kitaplardan oluşan biri olarak var olduğu kişi olmaya devam etmek için başka bir araca ihtiyaç duymadığına bizi ikna eder. Serinin sonunda, akıllara kazınan meşhur cümlesiyle bize veda eder: “Konuşmadan önce düşün, düşünmeden önce oku”