Çeşmelerden Şebekelere Suyun Tarihi
Yazan: Ecem Doygun*
Su çoğu zaman gündelik hayatın sıradan bir parçası gibi görünür musluğu açtığımızda akan suyun ardındaki tarihsel, siyasal ve toplumsal süreçleri ise nadiren düşünürüz. Oysa suya erişim, kentlerin kuruluşundan bugüne kadar en temel meselelerden biri olmuştur. Bu nedenle suyun tarihi, yalnızca teknik bir altyapının değil, aynı zamanda yönetim biçimlerinin, toplumsal dönüşümlerin ve eşitsizliklerin de tarihidir. Bu yazıda suyun tarihsel boyutuna kısa bir bakış sunmayı amaçlıyorum.
Osmanlı döneminde kentlerin su ihtiyacı büyük ölçüde nehir, dere ve pınar gibi doğal su kaynaklarıyla birlikte çeşmeler, kuyular, sarnıçlar ve su yolları aracılığıyla karşılanıyordu. Ancak su kaynaklarının sınırlı olduğu İstanbul gibi kentlerde su temini büyük ölçüde şehir dışındaki kaynaklara dayanıyordu (Kazgan & Önal, 1999; Çeçen & Kolay, 1999; Doygun, 2022). Şehir dışındaki bu sular, açık su yolları, bentler, kemerler ve kanallar aracılığıyla kente taşınarak kentlerin su ihtiyacının karşılanmasında temel bir rol oynuyordu. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan mali bozulmalar, su sistemlerinin bakım ve onarımında önemli rol üstlenen vakıfları da etkiledi. Vakıf gelirlerindeki bozulma, geleneksel su sistemlerinin korunması ve işletilmesinde ciddi sorunlar ortaya çıkardı. Geleneksel su sistemlerinin zayıflamasıyla birlikte modern su şebekelerine yönelik ihtiyaçlar daha görünür hale geldi (Dönmez, 2008; Tabakoğlu, 2017).
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya ekonomisine dahil olmasıyla birlikte, kent altyapılarında yabancı sermayenin etkisi arttı. Bu süreç su altyapısında da belirgin biçimde hissedildi; özellikle İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde modern su şebekelerinin inşası ve işletilmesi için yabancı şirketlere imtiyazlar verildi. İstanbul’da Fransız sermayeli Dersaadet Su Şirketi, halk arasındaki adıyla Terkos Şirketi ile Üsküdar-Kadıköy Su Şirketi, İzmir’de ise Belçika sermayeli su şirketi, modern boru hatları aracılığıyla kentlere yeni bir su şebekesi düzeni getirdi (Pech, 1906; Serçe, 1998; Yurdakul, 2010; Öztürk, 2018; Adak, 2022). Ancak bu yeni su şebekelerine kent sakinleri eşit biçimde erişim sağlayamadı. Modern su şebekesi hizmetleri büyük ölçüde üst gelir gruplarının yaşadığı semtlerle sınırlı kalırken kent nüfusunun önemli bir bölümü su ihtiyacını çeşmeler, kuyular ve diğer geleneksel su kaynaklarından karşılamaya devam etti. Böylece kentlerde iki farklı su sistemi oluştu: Bir tarafta kapalı borularla taşınan, filtrelenmiş ya da klorlanmış ücretli suya erişebilenler; diğer tarafta ise sağlık açısından daha riskli olan geleneksel ve ücretsiz su kaynaklarına bağımlı kalanlar. Bu durum yalnızca teknik bir altyapı farklılığı değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklerin mekansal birer yansımasıydı. Özellikle nüfusu hızla artan kentlerde yangınlar ve salgın hastalıklar su sorununu daha görünür hale getirdi. Ahşap yapıların yoğun olduğu Osmanlı kentlerinde küçük bir kıvılcım kısa sürede büyük felaketlere dönüşebiliyor, yetersiz su şebekeleri ise yangınlarla mücadeleyi güçleştiriyordu. Öte yandan temiz suya erişim eksikliği ile geleneksel su sistemlerindeki açık isale hatları nedeniyle kontamine olmaya elverişli suların kullanımı, kolera ve tifo gibi su kaynaklı hastalıkların kentlerde hızla yayılmasına zemin hazırlıyordu (Doygun, 2025).

Nuri Arlasez. Şehzade Camii Minaresinden Bozdoğan Su Kemeri'nin Görünüşü. Kaynak, IRCICA
Cumhuriyet yönetimi Osmanlı İmparatorluğu’ndan parçalı, eşitsiz ve farklı aktörlerin kontrolünde bulunan bir kentsel su sistemi devraldı. Bir yanda yabancı sermayeli şirketlerin işlettiği modern su şebekeleri, diğer yanda vakıfların, şahısların ve geleneksel yapıların kontrolündeki su kaynakları bulunuyordu. Üstelik modern su hizmetleri yalnızca belirli kentler ve üst gelir gruplarının yaşadığı semtlerle sınırlı kalırken kent nüfusunun önemli bir bölümü su ihtiyacını hala çeşmeler, kuyular ve diğer geleneksel kaynaklardan karşılamaya devam ediyordu. Bu durum yalnızca altyapısal bir eksiklik değil, aynı zamanda suya erişimde ciddi toplumsal eşitsizliklerin varlığı anlamına geliyordu. Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık ve kamusal hizmet anlayışıyla bağdaşmayan bu parçalı yapı, yeni rejimin çözmesi gereken temel meselelerden biri haline geldi.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyet’in kurucu kadroları, temiz su meselesini yalnızca teknik bir altyapı sorunu olarak değerlendirmedi. Temiz suya erişim; modernleşme, kamu sağlığı, kentleşme ve toplumsal eşitlik hedefleriyle doğrudan ilişkili bir mesele olarak ele alındı. Özellikle kolera ve tifo gibi su kaynaklı hastalıkların yaygınlığı, temiz su şebekelerinin geliştirilmesini kamusal sağlık politikalarının merkezine yerleştirdi. Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarında su politikaları, yalnızca kentlerin altyapısını yenilemeye değil, aynı zamanda daha sağlıklı ve modern bir toplum yaratmaya yönelik bir dönüşüm projesinin parçası olarak şekillendi. Bu doğrultuda su altyapılarının geliştirilmesine yönelik iki temel yaklaşım benimsendi. İlk olarak yabancı sermayeli su şirketlerinden yatırımlarını yalnızca belirli semtlerle sınırlı tutmak yerine tüm şehir sakinlerini kapsayacak biçimde genişletmeleri talep edildi. Ancak şirketlerin yatırımlarını artırma konusundaki isteksizliği ve kâr odaklı yaklaşımları, devlet ile şirketler arasında giderek büyüyen bir gerilim yarattı. İkinci ve daha kapsamlı yaklaşım ise yeni yasal düzenlemeler aracılığıyla parçalı kentsel şebekelerden ulusal ölçekte daha merkezi bir su yönetim sistemine geçilmesini hedefliyordu. Böylece su hizmetlerinin özel şirketlerin ve dağınık mülkiyet yapılarının kontrolünden çıkarılarak kamusal bir hizmet anlayışı çerçevesinde yeniden düzenlenmesi amaçlandı.
Bu dönüşümün ilk önemli adımı 1926 tarihli Sular Hakkında Kanun ile atıldı. Söz konusu kanunla birlikte daha önce vakıfların ve özel mülkiyet sahiplerinin kontrolünde bulunan su kaynaklarının yönetimi belediyeler bünyesinde toplandı. Belediye teşkilatının bulunmadığı bölgelerde ise bu yetki Köy Kanunu çerçevesinde ihtiyar heyetlerine bırakıldı. Cumhuriyet yönetimi bu düzenlemeyle yalnızca idari bir değişiklik yapmıyor aynı zamanda suyu kamusal bir hizmet alanı olarak yeniden tanımlıyordu. Ardından yürürlüğe giren 1930 tarihli Belediyeler Kanunu ile Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, belediyelerin temiz su alanındaki yetki ve sorumluluklarını daha da genişletti. Birbirini destekleyen bu iki kanun, temiz su şebekelerinin geliştirilmesi, kent sağlığının iyileştirilmesi ve salgın hastalıklarla mücadele edilmesi açısından önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Özellikle Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile birlikte temiz içme suyunun sağlanması, su kaynaklarının denetlenmesi ve çevre sağlığının korunması devletin temel görevleri arasında kabul edilmeye başlandı (Sular Hakkında Kanun, 1926; Belediye Kanunu, 1930; Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 1930).
Belediyelerin sorumluluk alanlarında sular idareleri kurulurken diğer yandan yabancı sermayeli su şirketlerinin kamulaştırılma süreci de hız kazandı. Kamulaştırma süreci, 1932 yılında Terkos Su Şirketi’nin devlet kontrolüne geçmesiyle başladı; ilerleyen yıllarda Üsküdar-Kadıköy ve İzmir Su Şirketleri’nin de kamulaştırılmasıyla devam etti. Böylece su şebekelerinin yönetimi kentsel ölçekten ulusal ölçeğe taşınarak belediyelerin bünyesinde merkezileştirildi. Ancak belediyelerin mali ve teknik kapasiteleri birbirinden oldukça farklıydı. Farklı finansal güce sahip belediyeler arasında bir yeniden dağıtım mekanizması oluşturmak amacıyla 1933 yılında Belediyeler Bankası kuruldu. Daha sonra İller Bankası adını alacak olan bu kurum, günümüzde hala İlbank adıyla faaliyetlerini sürdürmekte olup Cumhuriyet döneminde ulusal ölçekte altyapı politikalarının şekillenmesinde belirleyici aktörlerden biri olmuştur. Artan nüfus, kentleşme ve altyapı ihtiyaçları karşısında belediyelerin temiz su ve kanalizasyon hizmetlerini daha düzenli ve teknik bir yapıyla yürütme ihtiyacı, belediyeler bünyesinde su ve kanalizasyon idarelerinin oluşum sürecini hızlandırdı. Özellikle Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen yasal ve kurumsal düzenlemelerle birlikte su hizmetleri, belediyeler altında daha merkezi ve uzmanlaşmış idari yapılar aracılığıyla yürütülmeye başlandı.

Terkos ve Büyükçekmece. Kaynak, IRCICA
Suyun tarihine bakmak yalnızca geçmişteki altyapı yatırımlarını anlamak açısından değil, günümüz krizlerini değerlendirmek açısından da önemli. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreç, su sistemlerinin yalnızca teknik yapılardan ibaret olmadığını; devlet kapasitesi, çevresel koşullar, toplumsal eşitsizlikler ve kamusal politikalarla doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Bugün yaşanan iklim krizi, su yönetiminin ne kadar hayati olduğunu yeniden hatırlatırken temiz suya adil erişim meselesi de önemini korumaya devam etmektedir. İklim krizi, kuraklık, artan nüfus, hızlı kentleşme ve çevresel tahribat su sistemlerinin kırılganlığını daha görünür hale getirmektedir. Plansız kentleşme ve bölgesel eşitsizlikler düşünüldüğünde, su sistemlerinin sürdürülebilir ve kapsayıcı biçimde yeniden ele alınması artık yalnızca teknik değil, aynı zamanda toplumsal ve politik bir zorunluluk haline gelmiştir.
*Dr., İktisat Bölümü, Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Bu yazı, Kent dergisinin Mayıs-Ağustos 2026 tarihli onyedinci sayısında yayımlanmıştır.
Derginin tamamını MBB Kültür Yayınları sitesinden buraya tıklayarak indirebilirsiniz.
Kaynakça:
Kanunlar
- Sular Hakkında Kanun, 1926. Resmi Gazete (Sayı : 368), 10.5.1926.
- Belediyeler Kanunu, 1930. Resmi Gazete (Sayı : 1471), 14.4.1930.
- Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 1930. Resmi Gazete (Sayı : 1489), 06.05.1930.
İkincil Kaynaklar
Adak, Ufuk. 2022. "Water, Sewage and Sanitation: Infrastructure Projects and Public Health in Izmir in the Late Ottoman Empire." Journal of Balkan and Near Eastern Studies 24(2): 263-284.
Çeçen, Kazım ve Celal Kolay. 1999. İstanbul’un Osmanlı Dönemi Suyolları. İstanbul: İSKİ Yayınları.
Doygun, Ecem. 2025. “İmparatorluktan Ulus Devlete: Kentsel Su Sisteminin Dönüşümü.” Deniz Dölek-Sever ve Özlem Sert (der.), Osmanlı’dan Günümüze İnsanın Ayak İzleri içinde, ss. 361–394. İstanbul: Alfa Basım Yayım.
Doygun, Ecem. 2022. 19.Yüzyıldan 21.Yüzyıla Suyun İstanbul'daki Dönüşümü. Mesut Gengeç (ed.), İstanbul Su Kültürü içinde ss.227-260, İstanbul: İstanbul Büyüksehir Belediyesi Kültür A.S..
Dönmez, Ömer Mustafa. 2008. Bizans’tan Günümüze İstanbul Suları. İstanbul: Kurtiş Matbaacılık.
Kazgan, Haydar ve Sami Önal. 1999. İstanbul’da Suyun Tarihi: İstanbul’un Su Sorununun Tarihsel Kökenleri ve Osmanlı’da Yabancı Su Şirketleri. İstanbul: İletişim Yayınları.
Öztürk, Ali İhsan. 2018. İstanbul Şehir Suyu Hizmetinde Şirketler Dönemi 1881–1937. İstanbul: İdeal Kültür Yayıncılık.
Pech, Edgar. 1906. Manuel des sociétés anonymes. Paris.
Serçe, Erkan. 1998. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e İzmir’de Belediye (1868–1945). İzmir: Dokuz Eylül Yayınları.
Tabakoğlu, Ahmet. 2017. Osmanlı İstanbul Su Tarihi. İstanbul: Marmara Belediyeler Birliği Kültür Yayınları.
Yurdakul, İlhami. 2010. Aziz Şehre Leziz Su: Dersaadet, İstanbul Su Şirketi 1873–1933. İstanbul: Kitabevi Yayınları.